29 Kasım 2011 Salı

28 Kasım 2011 Pazartesi

Günah Çıkarma



Bir kaç gündür kafamdan çıkmayan biri  var. Ozan. Evet gerçek adı Ozan. Bu sefer takma ad takamıcam. Aslında bu olayı eski blogumda da anlatmıştım ama yine anlatıp günah çıkarmaya ihtiyacım var. Pişmanlıklarım peşimi bırakmıyor.

İki yaz önceydi, facebook aracılığıyla tanışmıştık. Ne yaptığımı sormuştu bana. Makarna yapıyordum karnım acıkmıştı. Biraz sohbet ettik facebook'un sohbetinde. Şarkı önerdi bana dinledim, ben ona söyledim o dinledi. Ortaçgil'i seviyorduk ikimiz de. Bir de ne öğreneyim gitar çalıp şarkı da söyleyebiliyormuş. Bana Ortaçgil çalıp söylemesinin sözünü aldım. O zaman 24 yaşındaydı, yani şimdi 26. Aynı semtte oturuyorduk ikimizde hatta 10 dk yürüme mesafesinde zorlasam 6-7 dk'da da gidebilirdim. Tek yaşıyormuş.

Ama o bir kaç gün buluşamadık. Bademciklerini aldırmış, ailesi yanındaymış. Ama mesajlaşmaya başladık. Onun evini tam olarak bilmiyordum ama evine yakın yerlerden geçerken mesaj atıyordum ona. Öyle cilveleştik biraz. Msn'deki avatarı çok tatlıydı. Daha çocuğu görmeden hoşlanmıştım anlayacağınız.

Evine ilk gittiğimde biraz sessiz sakindim. Küçük ama güzel bir salonu vardı. Ortalık biraz da dağınıktı. Oturdum koltuğuna o da karşıma oturdu. Biraz iri bişeydi, esmer ve de kıllı. Üstünde beyaz bir tişört vardı. Gerçekten çok tatlıydı. Biraz da süslü bişeydi. Saçlarına zaman ayırır şekile sokardı. Aslında o saç modelini sevmezdim ama ona ayrı bi hava, havasına hava katmış.

Sonra ordan burdan şurdan konuştuk. Sonra kanepeyi açtı, güzel bir de çarşaf serdi. Çok rahattı kanepesi. Yaptığım en iyi sekslerimden biriydi diyebilirim. Hafta içi çalıştığından ya saat 6'dan sonra yarım saat 45 dk annem eve gelene kadar takılıyorduk ya da cumartesi günleri. Nerdeyse ondan sonra her cumartesi buluşuyorduk.

Git gide bağlanıyordum Ozan'a. Bana şarkı söylüyor, gitar çalıyordu. Romantikti, mumları vardı evinde. Gülüp eğleniyorduk.Anlamıştı ona bağlandığımı "bak sen bana git gide aşık oluyorsun" diyordu. Ben de "saçmalama" diyerek geçiştiriyordum konuyu. Fuckbuddy olarak takılıyorduk sözde. Bana yaşadığı bi kaç ilişkiyi anlatıyor, üzülürek ama belli etmeyerek dinliyordum. Bense bunlara kızıp bir başkasıyla buluştum.

Bir gün evinin önünde gasp edilmiş. Duyduğumda çok üzüldüm, yanında olmak isitemiştim ama arkadaşları vardı çevresinde, o yüzden gidemedim. Taşınma kararı aldı. Harbiye'ye taşındı. Bense o sıra okullar açılmıştı, geri döndüm. İstanbul'a gidince tekrar buluşacaktık ama beni iten birşey oldu, gitmedim. Neydi o duygu bilmiyorum. Sonra ne aradım ne de sordum. Öylece çıkarmıştım hayatımdan.

Cevahir'e sinemaya gittim. İncir Reçeli'ydi galiba. Ya da Kaybedenler Kulübü emin değilim. Galiba İncir Reçeli'ydi her neyse hatırlayamıyorum. İki film de beni derinden etkilemiştir. Metrobüsle eve dönerken arkamda telefonla konuşan bi adamın sesi belirdi. Evet, bu ses, bu ses Ozan'ın sesiydi. Arkamı dönemedim. Çünkü bir şey derse verecek cevabım yoktu.

Durakta indim metrobüsten ve ilk işim o arkamda konuşan adamın yüzüne bakmak oldu. İçim rahatlamıştı, o değildi. Ama o an anlamıştım ne kadar özlediğimi. Hemen telefonumu aldım elime, adının üstüne geldim. Arama tuşuna basmak geçti içimden delice ama kendime engel oldum.

Zara'dan bi hırka almıştı kendine 18 liraya. Çok beğenmiştim ben de hırkayı. Kendime de almak için gitiiğimde kalmamıştı. Bi kaç dükkan gezmiştim o hırkadan bulmak için. Doğum günümde ise "istersen sana vereyim?" dedi. Kabul etmemiştim. Keşke kabul etseydim de bu soğuk günlerde onu giyseydim.

Bilmiyorum ama üşüyünce aklıma o geliyor. Oysa yazın tanışmıştık onunla, terli terli sevişmiştik. Soğukla ilgili o hırkadan başka hiç bir alakamız yok. Bilmiyorum ama ona sarılıp uyuyasum var. Bi arkadaşa anlattığımda bu olayı, aramamı söyledi. Ama arayamam ki. Belki İstanbul'a gitmeden önce ararım, özlediğimi, buluşmak istediğimi söylerim.

Tanrım, ne olur bu isteğimi kabul et! Onu istiyorum, varlığını hissetmek istiyorum.

27 Kasım 2011 Pazar

Selam. Ben, sarhoş çocuk.



Dün çok slow motion yaşadım hayatı. nerdeyse dışarı çıkmadan uyuya kalcaktım koltukta. Bunalım şarkılar dinledim. O da yetmezmiş gibi bira.fm'deki şarkılar da hüznüme hüzün kattı. Duş almam gerekliydi, almadım. Ama ne giyceğime karar verip ütümü yaptım. Kırmızılı siyahlı bi gömlek, üstüne lacivert kazak, bir de kot giydim. Parfümümü sıkıp çıktım evden.

8'e 10 kala buluşacaz dediler bana ben de 7,30da çıktım evden. 7,45'de buluşacağımız yerdeydim. Gelen giden yoktu. Yine en erken giden ödülünü verdim kendi kendime. Neyse bekledim sonra bir iki kişi derken toplandık. 2 hafta önce gittiğimiz bara doğru yöneldik. Girdik içeri, oturduk. Çıkacak grup soundcheck yapıyordu sahneden. Garson kız geldi, daha sonra gelmesini söyledik. Hafiften sohbet başladı. Grubun soundcheck'inden sonra Ajda şarkıları çaldı ardı ardına barda. Hande yener falan da çaldı.
ayılmak için kaç kere kafamı suyun altına soktuğumu bi ben,
bir de allah bilir. 

İlk biralarımızı söyledik, sonra ikinciler, ardından üçüncüler ve son olarak da dördüncüyü. Çok büyük bi salaklık yaptım biliyor musun, sayın okuyucu? Biramı yere döktüm. İçerken ağzımdan boynuma aktı falan. Nimetti lan o. Ziyan oldu gitti yarımdan az biram. Çok üzüldüm lan, evlat acısı gibi. Bir arkadaş da 7 bira söyledi. O çocuk Sarı'yı seviyor ve onun birasından otlandı durdu Sarı. Ben de içmeye kalkınca siktiri çekti! Toplam 4,5 bira içtim. Evet, rekorumu kırıp, sınırların dışına çıktım. Bir hoş olmuştum, grubun çaldığı şarkılara son ses eşlik etmeler, salak salak dans etmeler falan.

11'e doğru kalktık. Kızları otobüse bıraktık, Sarı'la Kıvırcık'ı da Sarı'nın evine bıraktıktan sonra ben Kundura ve Sırık'la çiğ köfte yedik (Burda pistis'e nispet yapıyorum). Onların parası bitmiş, hesabı ben ödedim. Tabii ki de bana geri ödeyecekler parayı. Biz de para sıçmıyoruz sonuçta. Sonra bilardo salonuna gittik. Bunlar yine oynamaya başladılar, ben de koltukta ayılmaya çalıştım kendi kendime. 12'e doğru ayrıldım yanlarından. Bi pasajın kuytu bi köşesine çişimi yaptım. (ne yani ayıp bişey mi? Eve kadar tutamıcaktım!) Neyse sonra otobüse bindim ama yarı yolda indim otobüsten biraz yürüyüp kendime gelmeliydim.

Hava buz gibi hissediyordum ama etki etmiyordu. Yaka bağır açık şekilde yürürken sol ayak bileğim burkuldu. Ama alkolün etkisiyle canım yanmadı. Sallana sallana eve geldim. Herkes yataklarına çekilmiş, ben de yatağımı açtım, üstüme giyeceklerimi aldım. Üstümü bi çıkarışım var ya anlatamam kendi halime güldüm çok komikti. Üstümü mü çıkarıyorum yoksa ayrobik mi yapıyorum bilemedim. Hele çoraplarımı çıkarışım... Anlatılmaz, yaşanır. Bi ara bilgisayarı açtığımı hatırlıyorum, bloga gelen yorumları anayladım sonra kapayıp gömüldüm yatağımın içine.

Sabah kalktığımda midem bulanıyordu. Yine duş almadım. Üstümü değiştirdim, kahvaltı yapmak için sofraya oturduğum, anneannem ekmek kızartmış uzundan biraz koparıp yağladım ısırdım sonra midem bulandığı için kalktım. Dersanede hep midem bulandı ama bi türlü kusamadım. Şimdi iyiyim. Bileğime kas gevşetici sürdüm. Geçmezse yarın doktora giderim.

Neyse işte ben şimdi okul gömleğimle pantolonumu ütüleyim bari. Çok uykum var, çok!

26 Kasım 2011 Cumartesi

Bu gece kopmak lazım!


Kış uykusuna yattım, kalktım. Haberiniz yok. Dün akşam saat 7'de uyuya kalmışım kanepede. Sonra bi ara anneannemin "kalk, çay iç, sonra uyursun!" naralarıyla uyanı verdim. Sonra çişimi yapıp yattım tekrardan. Sabah kalktığımda her şeyin değişmiş, çikolata diyarında uyanmayı beklerden dünyanın bıraktığım yerden devam etmesi beni üzdü. Kadere trip atarcasına açtım laptopumu oturdum yatağımın içlinde. Uzun zamandır temamda değişiklik yapmayı düşünüyordum ama güzel  fotoğraflara denk gelmediğim için el sürmedim. Ben çok beğendim temamı, içime çok sindi :P

Temadan da anlayacağınız üzere İstanbul aşkıyla yanıp tutuşuyorum. Belki Bi'adam'ın ayarladığı buluşmaya gelebilirim diye düşünürken o tarihte deneme sınavım varmış. Yani hem İstanbul'a hem buluşmaya gidemicem. Bir de sömestrda gidemezsem herhalde "İSTANBUL" diye diye öleceğim. Tanrım benim dualarım niye duymuyorsun? Benimle olan bağlarını kopardın mı, naptın? Haklısın ben de seni ihmal ettim uzun zamandır. Ama bayram namazında beraberdik ya.... Tamam, sustum. Beni tınlamıyorsun anladım.

Bi insan hiç bulunmadığı bir yeri nasıl özler ki? Nasıl oraya yazılmış bir şarkıda duygulanır, gözünden bi kaç damla yaş süzülür? Bahsettiğim şehir ANKARA. hiç gitmedim, yanından bile geçmedim. Tanıdığım yok, aşık olduğum insan yok. Ama en önemli şeyim orda. HAYALLERİM. Ankara'da yaşamak istiyorum nedenini bilmiyorum. Bu şarkıyıda iki gün önce şu blogda denk geldim ve hemen indirim dinlemeye başladım. Başka şarkı dinlemedim diye bilirim. Adele'nin Set Fire To The Rain'inden sonra beni bu denli etkileyen bi şarkı olmamıştı. Ne yapıp ne edip bu yaz Ankara'ya gitmeliyim. 

Bu akşam yine içmeğe gidiyorum, genşler! Barda içmek güzel ama hesabı ödeyene kadar. Bu akşam çok içmicem, içmicem, içmicem... Tamam yalan söyledim. İÇİCEM LAN! Şimdi kim kalkacak duş almaya, kim ne giyeceğime karar verecek? HAYAT ÇOK ZOR, DİMİ? :P 


24 Kasım 2011 Perşembe

Örtmenler Günü


Tüm örtmenlerin örtmenler gününü tabii ki de kutlamıyorum. Örtmen var, örtmen var sonuçta. Haftalardır hazırladığımız gösteriyi önemsemeyip bize yardımcı olmayan hocaların mı, yoksa bize yardımcı olanların mı kutlu olsun? Bence örtmenler günü olmasın.

Hatırlardım da ilk okul zamanında örtmenler günü hediyesi olarak kırtasiyeden alınan ve güzelce paketlenen pilot kalemler verirdim. Ya da bir kutu içinde uzun bir kırmızı plastik GÜL! Ay ne eziklikti lan. Babamın işi ayakkabıyla ilgili olduğundan bir keresinde ayakkabı götürmüştüm. Ne havam vardı lan. İçine de mektup yazmıştım, tükürükleyip kapamıştım zarfın ağzını da. Bir de açılacak yere "burdan açın" yazmıştım. Çocuk işte o zamanlar ne yapayım. Ama hala arkadaşlarıma mektup falan yazınca zarfın üstüne salak salak yazılar yazarım. Ne yapayım kendime engel olamıyorum.

Orta okula geçince de ilk okuldaki öğretmenimi unutmadım yane. Bu sefer de "bir milyoncular"dan alınan hediyeler götürdüm. Orta okul örtmenlerime ne aldığımı hatırlamadım sorriğ. Lisede de örtmenler günüde hediye almadım kimseye. Ama bu sene okulun örtmenler günü kutlama etkinliğini son sınıflar hazırladığı için sıra bizdeydi.

Biz arkadaşlarla uzun zaman önce başlasak da dans çalışmalarına ötekiler son anda gelişti. Hep olacak dediğimiz şeyler çıktı, yerine 1 akşamda hazırlanan şeyler girdi. Ben salsa hareketlerini öğreninceye kadar çıktı ama ilçemizin çok işlevli salonundaki ilk provada bir hareketi karıştırınca direk çıkardılar bizi danstan. Oysa çok demiştim şu sahnede prova edelim diye. Ama siklerine bile takmadılar. İyiki de çıkarmışlar diyorum. Ama gösterinin içindeydim iki yerde. İlki koro, ikincisi de öğretmenlerle ilgili oratorya yaptık. Ve gösterinin en güzel yeri ise sonuydu. Van'da yaşamını yitiren öğretmenler için tek tek sahnede hazırlanan öğretmen masası üzerine beyaz karanfiller bıraktık. Gördüm ki ağlayan öğretmenler bile oldu. Ben de çok duygulandım, ağlamamak için zor tuttum kendimi diyebilirim.

Ve bu görevi de başımdan attığım için mutluyum ve de yorgunum. Nerdeyse 2-3 haftadır derslere girmiyorum çalışmalar, provalar olduğu için. Acaba yarından itibaren okulda ders işlemek nasıl bi duygu olacak merak ediyorum.

Öyle bir adamla tanıştım ki, anlatamam. Her konuştuğumda ayrı bişey öğreniyorum hakkında ve bu beni çok şaşırtıyor.

Onun dışında İstanbul'u çok ama çok özledim. Bir de hiç ders çalışmıyorum. Kitap okuyorum.

20 Kasım 2011 Pazar

Böyle hayal etmemiştim

Sevgili blog (hep bunu demek istemiştim ama amelece bulduğum için dememiştim, aslında güzelmiş, arada kullanayım ben en iyisi) size bu akşam eskilerden bahsedicem. Gözünüzün görebildiği her yer önceden dut bahçeleriydi, herkesler o ağaçların altında çatır çatır, anıra anıra sevişirdi. Siz hatırlamazsınız, küçüktünüz o zamanlar.

Bilen bilir benim bloglarla tanışmam Hayat Erkeği sayesinde oldu. 9. sınıfın yaz tatiliydi, Hayat Erkeği'ni okumaya başlamıştım. Ardından da bir kaç blog daha keşfettim derken kendi ilk blogumu açtım. Yani benim buralardaki FENOMEN'im Hayat Erkeği. Sonra baktım ki Dizüstü Edebiyat diye bi bok varmış. İnsanlar kimliklerini saklayıp bloglar yazıyormuş falan derken D. E. bünyesindeki insanları takip etmeye başladım, sonra kendime bir fake hesap açıp aşk üzerine yazılar yazdım. Yazdığım yazılar da yaşadıklarım değil, fantezi ürünleriydi. Kendim yazdım diye söylemiyorum ama yazılarım çok güzeldi. Ara sıra yayınlıyorum burda yazacak bişey bulamayınca.

işte o insanlar hayal ettiğim gibi olmayınca kafadan aşağıya
kaynar sular dökülmüş gibi oluyorum
Hani şu kimliklerini saklayan insanlar sonrada kendilerini dışarı vurmaya başladılar. Mesela ben Pink Freud'a hayrandım. Kızın harika vücudu vardı, kafamda bir Victoria Secret Meleği olarak canlanmıştı. Sonra ne oldu? kendini afişe etti, bütün hayalleri yıktı. Sadece benim değil bir çok insanın.

Bu gün de TÜYAP'ta Pucca'nın imza günü vardı ve ben İstanbul'da olsaydım gitmek için nelerimi vermezdim. Pucca bu, boru değil. O kahkahalarla okuduğum kitabın yazarı. Yazdığı her yazıyı bir çırpıda okuduğum kadın. Bugün hep aklımda o vardı, eve geldim ilk işim Pucca'nın fotoğraflarına bakmak oldu. Ve yine aynı son, hayal kırıklığı.

Hani insanlar okudukları kitapların filmlerini beğenmezler ya, öyle bişey işte. Kafamda oturtuyorum kişiyi, bir de bakmışım ki hiç benzerliği yok. Olcak iş mi bu?

Şimdi merak ettiğim insanlar da var takip ettiğim. Serhat, King, O Gay, Kazulet, Biseksüel. Meraktan kastım bu insanların özel yaşamında ziyade kendileri. Aslında onların gerçekte olup olmadığını merak ediyorum. Nasıl diyim, diyemedim işte. Şöyle diyeyim o zaman. Şöyle karşımda göreyim kendisini yeter. Daha fazlasına gerek yok. Çünkü ne kadar tanısam o kadar uzaklaşacak benden. O yazdıkları bana yalan gelecek. O kendini rahat hissedemicek, ben kendimi ona rahat anlatamıcam.

-Biraz saçmaladım, yazdıklarımın çoğunu da sildim-
-şarkı da 'şarkıyı yasaklayanlar'a gelsin-

19 Kasım 2011 Cumartesi

Bir tuvalet anım.

Arkadaşımla bir AVM önünde buluşacaktık, ben de biraz erken gidip onu beklemeye başladım.
Çişim de gelmişti. “Ne yapsam?” diye düşünürken, “gir şurdaki tuvalete de rahatla” dedim kendi kendime. Girdim çişimi yaptım, biraz oyalandım, elimi yıkadım, tuveletten çıktım.
Çok dalgındım o gün, başım da ağrıyordu, saftım.
Tuvalet görevlisi adam birden karşıma çıktı ve “Birşey sorabilir miyim?” dedi. “Tabii ki” dedim. O sırada aklım başımda değil, kim bilir nerelerdeydi.
“Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?”
“Dokuz… Yok, yok. On! Of ne diyorum ben ya? On birinci sınıfa gidiyorum.”
“Emin misin?
Adamın dalga geçmesi haklıydı. O kadar dalgındım ki “Anasınıfına gidiyorum, amca.” bile diyebilirdim.
“Evet, eminim. Biraz kafam karıştı da. Ne vardı?”
“Doğu ne taraftadır?”
“Bilmem, elimde pusula yok. (çok da ukalayım.)”
“Güneş şu taraftan doğuyor, yani burası doğu.”
“E eee nolmuş?
“Doğuya giden elektrikli trenin dumanı hangi hangi yöne gider?”
Sayısal öğrencisiyim ya hemen kafamdan hesaplama yapıyorum. 30-60-90 üçgeni, yok pisagor; olmadı. Geçmiş coğrafya bilgilerimi karıştırdım. Doğu burasıyla, rüzgar esmiyorsa -esse söylerdi-… Evet, bulmuştum cevabı. Kendimden emin bir şekilde biraz da ukalaca söyledim.
“BATI!”
Adam baktı, baktı, baktı… Ezerek baktı.
Anlamıştım sorunu cevabını. Bu soru çocukken kendini bi bok zanneden enseli amcaların bana sorduğu sorulardan bir tanesiydi. Hay sikiyim böyle işi! Adama da rezil olmuştum.
“Şey ya, elektrikli trenin dumanı olmaz ki…”
Boşuna zaman kaybetmiştim geri zekalı adamla konuşurken. O salağın egolarını şişirmiştim boş yere. “Hahaha siktiğimin liselisi bi şey bilmiyor asadsafdasfa” diye düşünmüştür. Girsin götüne, keman yayı.
Zaten arkadaşım da geçikti.


*Bayağı zaman oluyor bu olay yaşanalı.

16 Kasım 2011 Çarşamba

"Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir."



Selam geçler ve daima genç kalanlar! Biliyor musunuz kafam çok karışık. Nedenini bilmiyorum ama öyle işte. Arkadaşlarımı anlayamıyorum. Nedense hepsi arkadaşlıktan bahsederken yaptıkları bencilce. Tam am değişiyoruz, kabul. Ben de değişiyorum ama  ne bileyim işte öyle. Biraz dertliyim.

Ben, Sarı ve Kıvırcık beraber gider geliriz dersaneye genelde. Bazen de bi kaç kişi daha eklenir. Neyse işte zaten okulda da dersanede de aynı sınıfta olduğumuz için birbirimizden kopuk olma gibi bi şansımız yok. Ben onlar tuvalete gider beklerim, yok bi şey olur beklerim, onu yaparlar bekler ama beni niye kimse beklemiyor? Ha bir de en ufak bişey olduğunda bağırırlar, niye beklememişim diye. Herneyse işte dün akşam dersaneden çıkarken bi arkadaş telefonunu sınıfta unutmuş ben de telefonu vermek için onu bulmaya çalıştım. Ama bulamadım, telefonu başkasına teslim edip dersaneden çıktığımda ne göreyim kapının önünde kimse yok.

Eve gideceğimi biliyorlar madem niye beklemiyorlar. Baktım gitmişler bayağı bi. Bir de koşup onların yanına gittiğimde ne deseler beğenirsiniz? "Son saniyendi, yoksa gidiyorduk!" Siktirin gidin lan. Sanki beklemişsiniz gibi de bir de trip atıyorsunuz şerefsizler. Benim sevmediğim insanlarla muhatap oluyormuş bu da yetmezmiş gibi benim çevremde bulunduruyorsunuz. Oysa ben sizin sevmediğiniz insanların adını yanınızda adıma bile almıyorum.

Bunlar hep mi böyleydi, yoksa sonradan mı böyle oldular anlayamıyorum. Mesela Sarı; hep buranın insanlarından, arkadaşlıklarından yakınır durur ama onlardan bi farkı yok. Eleştiri kabul etmez hanım efendi. Her insanın kendine has özellikleri vardır, ben bi insanı muhatap alıyorsam onun özelliklerini kabul ederim.Ve o özelliklerden şikayet etmem Ama insanın sinirini bozuyorlar sayın izleyiciler.

Kıvırcık'ı ele alalım şimdi. Ben bir zamanlar bu kıza deliler gibi aşıktım. Şimdi ise sinirimi fazlasıyla bozuyor. Mesela bu akşam dersane kantininde dersin başlamasını beklerken bana cüzdan fırlattı. O kadar kötü oldum ki anlatamam. Bişey de demedim. Çünkü insanların içinde birisini aşağılamak bana göre değil.

yarınki fizik sınavıma çalışmaya başlamalıyım
Sanırsam ben sevdiğim insanlardan bir süre sonra nefret etmeye başlıyorum. İlk okul arkadaşlarımdan görüştüğüm kimse yok. Annemi severdim mesela eskiden şimdi onu da sevmiyorum. Ben mi değişiyorum yoksa çevremdekiler mi anlam veremiyorum buna.

Sanırsam şuanda çevremdeki insanlara (!) katlanmamın tek nedeni okullar kapanana kadar sorun çıkmasını istemediğimden dolayı. Acaba lise bittikten sonra bunlardan kaçıyla görüşecem? En fazla 2 ya da üç kişidir. Belki onlarla da irtibatı keserim. Lise bittikten sonra İstanbul'a gidince yapılacakların başında Facebook'tan salak sınıf arkadaşlarımı silmek olacak.  İnsanlarla iyi geçinmeye çalışmak beni çok yoruyor. Kendi kendime mutluyum oysaki.

Birisine aşık olmayı bu nedenden istemiyorum biliyorum ki çok zaman geçmeden ondan da nefret etmeye başlıcam.

15 Kasım 2011 Salı

Bazı şarkılardır vardır ki...



Delilik biliyorum senle olmak delilik 
Takılıp kaldım karşı koymam imkansız 
Yaşanan yıllarım senden çok daha fazla 
Hüzünlerim alır gider sevinçlerimi 

İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri 
Sende daha yeni yeni kavak yelleri 
Doğrusu yanlışı ağrısı sancısı ne varsa yaşanacak 
Gözyaşı ayrılık pişmanlık dargınlık hepsi benim olacak 

Al beni sarıl bana beni koru kollarında korkuyorum 
İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri 
Sende daha yeni yeni kavak yelleri 
Kaçmayı çok denedim ansızın bu sevgiden 

Kaç kere yenik düştüm istemeyin bunu benden 
Sarhoş tutkularım koynumda ben bir deli 
İş işten geçti artık dönemem geri 
İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri 

Sende daha yeni yeni kavak yelleri 
Doğrusu yanlışı ağrısı sancısı ne varsa yaşanaak 
Gözyaşı ayrılık pişmanlık dargınlık hepsi benim olacak 
Al beni sarıl bana beni koru kollarında korkuyorum 
İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri 
Sende daha yeni yeni kavak yelleri 

13 Kasım 2011 Pazar

Uzun bir aradan sonra eğlendim



Soğuk, çok soğuk. Daha da soğuk olmasın lütfen, Tanrım! İncecik bi montum var be cidden üşüyorum. Lanet olası yerde de kendime göre bi mont bulamadım, bunalımlardayım. Sömestra kadar istanbula gidemicem galiba. Ya da bilmiyorum, emin değilim. Gidip bi kafa dağıtsam cidden çok iyi olacak.

Dün dersaneden sonra annemle buluştuk iki dolandık çarşıda. Mp3 aldırdım. Müziği sadece bilgisayardan dinleyebiliyordum. Telefonum çok külüstür olduğunu ama sıfırfacebook'a girdiğini bir daha söyleyeyim de belki biri bana acırda Blackberry ya da IPHONE falan yollamak ister. Hediyelere her zaman açığımdır bilesiniz. Marketten de kahve ve Nutella aldırdım. Hani şu 750 gr'lık Nutella'dan. Bu aralar çok Nutella kaşıklıyorum, yüzüm sivilce tarlasına dönerse benden nefret etmeyin olur mu?

"Kafa dağıtmak" dedim durdum ya, dün kafa dağıtmaya gittim. 5 kişiydik -2 kız, 3 erkek- gittik bara oturduk bi masaya. Canlı müzik vardı. Şimdiye kadar en fazla 3 bira içmiştim ve çok sarhoş olmamıştım. Sarhoş olmam için de bi neden yoktu açıkçası; ağır ağır bütün gece içmiştim. Ha bi keresinde de 1 rakı bardağı tekila ve 1 Efes Dark içtikten sonra İstiklal'de bana yol soran turistlere küfür ettiğimi hatırlıyorum.

Masada bi gelenek oluştu, masadan kalkanın birası bitmemişse o bira içilir. Böyle nerdeyse yarım bardak bira içtim. 3 bardakta kendi içtiğim var. Sallana sallana tuvalete gidip-geldim. Tuvalette bi klozet bir de pisuar vardı. Pisuar lavabonun yanında ve yanında korumalık bişey yoktu. Ve elimi yıkarken bi adam da pisuarda işiyordu, elim ayağıma dolandı sarhoş kafayla ne yapacağımı bilemedim.

2-3 haftada bir dışarı çıkmaya karar aldık.

Hesap bize bi güzel girdikten sonra çıktık bardan. Kızlardan birini otobüsü birini de eve bıraktıktan sonra biz erkekler çiğköfte yemeğe karar verdik. Ama önce bankamatikten para çekmem gerekiyordu. Kartımı bi kaç kere yere düşürdüm, bi ara ekrana bakıp kaldım öylece. Sonra parayı çektim. Kartı yine düşürdüm yere. Bol acılı, domatessiz çiğköftemi yedikten sonra arkadaşlar bilardo oynamaya gittikler, ben de onlarla gittim.

Biraz onları izledim sonra da otogara gittim annemleri İstanbul'a yolcu etmek için. Gittiler. Artık rahatım. Sanırsam dün gece sokaklarda dolaşırken üşütmüşüm, tabii bunu alkolün etkisiyle anlamadım. Ve bugün midem çok kötüydü. Kusma değil de yanma vardı. Ve Rennie'm de bittiği için öğlene kadar zor dayandım. Dersaneden sonra arkadaşlar kumpir yemeğe gitti ama benim midem kötü olduğu için yemedim, kayısı suyuyla idare ettim.

Ve bu akşam çok güzel birşey var. Behzat Ç başlıyor. Daha ne kadar sinema filmini izlememiş olsaydım koyu bi Bahzat Ç hayranıyım.

11 Kasım 2011 Cuma

"rainbow" candır


Bir üniversiteli arkadaşımı anlatmıştım bi ara size. (okumayanlar, hatırlamak ve tekrardan okumak isteyenler: click here)(Adına midye dicem) İşte o, Yoko'ya (şu john lennon tişörtü aldığım kız) come out yapmış. Buna bi akşam itiraf etmiş eşcinsel olduğunu, sevgili olduğunu falan. Sonra da Yoko bana söyledi "Midye'yle dün akşam konuştuk ..." diye ben de "doğaldır ne yapayım" diyerek hoş karşıladım.Aramızda Midye'nin konuşmaları falan geçiyor zaman zaman. Sevgilisinden söz etmiş Midye Yoko'ya. Ben hala Midye'ye bi çılgınlık yapıp gidip yanına "ROCK N' ROLL" diyemedim ama olsun.



Bi kaç gündür aramızda "RAINBOW" muhabetti aldı başını gidiyor Yoko'yla.

Yoko'ya annesi şu soldaki gibi bir şemsiye almış geçen haftaların birinde. Yoko da bu şemsiyele bi fotoğraf çekinip profil fotoğrafı yapınca Midye'de "ne o kız eşcinsel bayrağının altında fotoğraf çekinmişsin" falan filan demiş. Bunu da sabah bana söyledi Yoko. "Ben de sana söyleyecektim ama söylemedim" falan dedim.
Ara sıra içinde rainbow geçen şarkılar söylüyoruz sınıfta.

Bi düşündüm de erkeklerden de hoşlandığımı söylesem çevremdekilere ters tepki alacağımı pek fazla düşünmüyorum. Ama ne bileyim işte cesaret edemiyorum bir türlü.

10 Kasım 2011 Perşembe

HAYAT BENİ NEDEN YORUYORSUN?!?!?!


Yok tanrı baba benimle taşak geçiyor. Cidden bak. İki gün güldürüp üçüncü gün de surat astırtıyor. Yok artık ne yapacağımı bilmiyorum. Hava almaya ihtiyacım var, bi şehir değişikliği mi yapsam. Uzaklaşmak istiyorum. Bu sefer İstanbul'a gitmek istemiyorum. Çünkü asıl sorun İstanbul'da.

Aslında moralim okul çıkışına kadar iyi idi. Annem geldi okul çıkışına, mont bakacaktık bana. Geçen gün de bakmıştık ama bugün mağazaların hepsi açıktır diye tekrardan baktık. Kendime mont beğenemedim. Annemin de suratı asıktı. Sonra ne derdi olduğunu söyledi.

Aslında sorun bir anda ortaya çıkan bişey değil ihmalkarlıktan ortaya çıkan bişey. Hani ertelemeler vardır ya hep hayatta onun sonucu. Sinirim bozuldu benim de, hem de çok.

Şimdi istediğim tek şey var hayatta;üniversiteye iyi ya da kötü bi bölüm kazanıp gitmek ve ardından da işe başlayıp kendi ayaklarımın üstünde durmak. Bu yerin İstanbul olmasına gerek yok. Ankara ya da Eskişehir olması da önemli değil benim için. Çalışabileceğim bi yer olsun razıyım.

8 Kasım 2011 Salı

Karma iş başında


Dün sabah kahvaltı yaptıktan sonra annem, kardeşim, dedem ve anneannem köye gittiler. Bense evde tek kaldım. Daha doğrusu gitmeyi ben istemedim. Salak salak insanlar var, akrabalarımın çoğunu da sevmem zaten. Biraz televizyon izledim, her bayram olduğu gibi bu bayram da tvde bi bok yok. Biraz müzik dinledim, biraz bakındım sağa sola... Derken canım o kadar çok sıkıldı ki attım kendimi hemen bi chat sitesine. Belki anlaşabileceğim biri çıkar da hoş vakitler geçiririm diye düşündüm.

Bi kaç kişiyle konuştum, sonra msnden ekleştik. Kamera açtık falan filan yok ama benim sıkıntım gitmiyo başımdan. İnsanlarla biraz dalga geçtim, sinirimi bozanlar oldu. Burası küçük bi ilçe olduğu için açıkçası birileriyle tanışmayı düşünmüyorum. Neyse birisiyle tanıştık. Burada evi olduğunu istersem gelebileceğimi söyledi. Tamam konuşalım anlaşırsak olur dedim. Ekleştik msnlerden. Bu başladı bana "çok güzelsin, harikasın...." demeye ama götüme bile takmıyorum, biliyorum çünkü hiç öyle biri olmadığımı. 

canım çok sıkıldı, demiştim
Neyse konuşurken "geleyim mi?" dedi. Saat 8 civarı bunula konuştuk bu bana 9,30da burda olacağını söyledi. Olmaz, dedim. annemler gelirdi o saatte kadar eve, o saatten sonra dışarı çıkıp da napıcam? Derken bu başladı "A-AP-P" konuşmaları yapmaya. "Ben FULL A'yım" diyor, başka bi bok demiyor salak. Bu konu hakkında bayağı konuştuk ama angut işte anlamıyor. Kendini şartlamış. Neyse siktir ettim onu zaten.

Asıl mevzuya geliyorum şimdi. Bi çocuk selam verdi, yaşı 18'miş, Ben de yaşımı 18 derim hep. Aynı semtte oturuyoruz falan. Neyse bana hangi okulda okuduğumu sordu. Bizim burda iki tane anadolu lisesi vardır, teki benim okuduğum teki de öteki lise. Ben öteki lisede okuduğumu, mezun olduğumu ama üniversiteyi kazanamadığım için bu sene tekrar hazırlandığımı söyledim. Msn'den ekleştik. Ben onda hangi okulda okuduğunu sorunca benim okuduğum okulda okuduğunu söyledi. 

Kamera açtık, benim tişörtüm onun da ağız kısmı görünüyor ekranda. Birden kafamda şimşekler çakmaya başladı. Bu ağız, bu el eve evet bu çocuk KİVİ. (bu çocuğa neden KİVİ dediğimi bilmiyorum, öyle diyesim geldi işte). Aslında Kivi'nin gay olup olmadığını merak ederdim hep. Ağzından tanıdım çocuğu. Sonra kapadım kamerayı ve açmaya cesaretim olmadığını söyledim. O da "bişey yaşamayalım ama tanışalım" dedi. Ben de "Cesaretimi toplarsam birgün tanışırız" dedim. Ve sustuk. Sonra ben buna "İstersen msn'ini silebilirim ya da sohbet edelim" dedim ve sohbet etmek istedi. Biraz konuştuk, hiç ilişki yaşamaış, kendini kabullenme sorunları falan yaşıyormuş. Biraz konuştuk ve iznini isteyerek çıktım msnden. 
Aslında çocuğun Kivi olup olmadığından da emin değilim. Ağzı, dişleri benziyordu ama ne bileyim daha fazlasına cesaret edemedim. Bugün annemlerle çarşıya bana mont bakmaya gittik mağaza mağaza dolaştık ama bulamadık. Zaten bütün mağazalar da açık değildi. Ve benim canım çok waffle istedi oturduk bi kafenin dış tarafına önümüzden kim geçti dersiniz? Tabii ki de Kivi. Birden kızardım, kafamı öne eğdim, waffle'ımı bekledim.

7 Kasım 2011 Pazartesi

bayramlık yazı

Öncelikle bayramınız kutlu, mutlu, huzurlu ... olsun. Bir Cadılar Bayramı'mız bi Paskalya Bayramı'mımız olmamasına yakınırken Kurban ve Ramazan bayramlarımızla idare ediyoruz.

hoca efendinin sözünden sonra
aklıma direk bu fotoğraf geldi.
Sabahın köründe kalkıp duşa girdim, sonra dayımla beraber bayram namazına. Aslında dini bütün olan bi insan değilim ama böyle ibadetlerde bulunmak beni mutlu ediyor. Hocanın verdiği şeyin adı herneyse aynen şöyle dedi alakasız bi yerde "Bu dünya alma verme dünyasıdır; isteyen alır, isteyen verir" dedi. Dediğim gibi saçma bi yerde dediği için kendimi gülmemek için zor tuttum. Ama içten içe güldüm.

Dedemler bu bayram kurban kesmediler ama dün kasaptan ciğer almış. Sabah sabah evin içi iğrenç bi şekilde kokuyordu, doğru düzgün kahvaltı yapamadım  bu yüzden. Ve ziyerete gittiğim bi evde salonun ortasında kesilen etler yüzünden midemi bastırmak zorunda kaldım. Zaten altı üstü iki ev gezdim.

Bayram denince aklıma direk "yaprak sarması" gelir. Annem çok güzel yaprak sarması yapar ve sarması çok zor geldiğinden bayramdan bayrama sarar. Ve benim için bayram yaprak sarmasıyla beraber başlar, bittiği an biter. Ama anneannemin sarmaları pek güzel olmadığı için benim bayramım tam anlamıyla başlamadı.

Kestane yemeyi çok özlemişim. Bir de kabuklarını soyma derdi olmasa ne güzel olur dimi. Bu da tanrının bizlere cilveleri gibime geliyor.
Nerdeyse tüm günümü uyuyarak geçirdim. Ve hala uykum var.
Nerede cebimizin para dolduğu o eski bayramlar?!!!

5 Kasım 2011 Cumartesi

defter arası notlar


Ne yapacağımı bilmiyorum, ne yapabileceğimi de. Yazmakta buluyorum çareyi. İçimden gelenleri bir şekilde ifade etmek rahatlatıyor. Belki de yazdıklarımı o’nun okuması için yazıyordum.
İki kelimelik, bir saniyeden bile kısa sürecek nefesim var; ses tellerimi titreterek doğru insanın kulağına gitmeyi bekleyen.
Sevmediğin bir insana söylemesi çok kolay, sevdiğin bir insana söylemesi cidden zor. Sevdiğin insan da zor biriyse, ne bok yiyeceğini bilemiyor insan.

***



Bedenini satın alabilir miyim?
Bir bedene ihtiyacım var; ruhumu teslim edebilmek, yaşanmışlıklarımı aktarabilmek, yeni hayatlara yelken açabilmek için.
“Senin bedenine ne oldu?” diye sorarsan, “Bedenim yaşayacağını yaşadı, artık eskidi.” derim.
Yeni bedenlerde yeni güne başlamak, hayata tutunmak demek; benim için.

***


İngilizceyi anlamaya başladığımdan (orta okuldan) beri her gördüğüm turistle konuşmak için gözlerinin içine bakarım, bana birşey sorsunlar da cevaplayayım diye. Ama hiç öyle olmaz. O/onlar sorar ben “kem küm, ehhhhem, mmm, hıııı” diye cevap verir, anca “soğri” diyebilirim.
Diyelim orta okul yıllarında böyleydi ama insan lisedeyken de mi böyle olur? Oluyor.

***


Ne mutfakta aşçıyım
Ne çoçuklarımın babasıyım
Ne sokakta beyefendiyim
Ne de yatakta jigoloyum.

***


Yapacak bişey yok.
Ben de beni zamansız yağıp, ıstalan YAĞMUR’u seviyorum.
Oysa ki bu yağmur benim için yağmıyor.
Annem için, babam için, tüm işçiler için yağıyor bu akşam İstanbul’da.
(01.05.2011)

***


Bankalar Caddesi’nde Kapitalizm’e küfürler yağdırırken, Starbucks’ta kahvenin tadına varmaktır; hayat.

***


Paketi yeni açılmış kahve kokusunu ve senin kokunu çok severim, ey sevgili.

***


Sen, benim sana kitap okuğumu düşünürken
Ben, sana kendi yaşanmışlıklarımı anlatıyordum.



Benim bi defterim vardır böyle salak salak şeyler yazdığım, sabah elime geçti de paylaşayım dedim. 


4 Kasım 2011 Cuma

Sevdiğim Adamlar - Nejat İŞLER


Benim sözlüğümde adam denilince aklıma gelen isimlerdendir Nejat İŞLER. Oynadığı diziler bence Türkiye'nin en iyi dizilerindendir.


Her oynadığı rolle kendine daha hayran oldum. Ama beni Nejat İşler'e hayran bıraktıran yapım "BARDA"dır. Kendi çapında yapılmış en iyi filmlerdendir bence.


Aliye'de falan da ağzım açık izlerdim bu adamı ben. Aşık adam rolü de bu adama tam oturuyor.


1972 doğumluymuş Yani 39 yaşında. Yaşını belli etmiyor, demeyeceğim. Ama bu adama olgunluk yakışıyor.


Bence adam tam anlamıyla KARİZMA.


Behzat Ç'ye de Nejat İŞLER var diye izlemeye başlamışım. İyi ki başlamışım. Bu arada haftaya pazar Behzat Ç başlıyor.



3 Kasım 2011 Perşembe

I'M DANCER!


Yeah! Yanlış duymadınız, dasçıyım.

Bütün dans kariyerim 8 yaşında annemlerin beni bale kursuna yazdırmasıyla başladı. 3-4 sene dans ettikten sonra tango dersleri almaya başladım. Tango'yla bi kaç gösteri yaptıktan sonra Latin danslarına merak sardım ve bi anda bıraktım dansı.

Yok daha neleler?! Tabii ki hepsi yalan. Sünnet düğünü DVD'mi izledikten sonra bıraktım oynamayı. Abi, o ne biçim oynayıştır?!birbir11!!

Neyse gelelim konumuza. Bizim okulun bir geleneği vardır, her sene 24 Kasım gösterisini 12. sınıflar hazırlar. Yani bu sene bizim dönemde sıra. Ve dans gösterisi yapmaya karar vermiş arkadaşlar. 5 -6 çift prova yapıyodu 1 haftadır. Erkeklerin çoğu ayrılınca bi kız aradaş da bana rica etti "partnerim olur musun?" diye. Ben de bi denerim, dedim. Ve bugün ilk provayı yaptık. İki dansın provasını yapabildik; salsa ve tango. Adım egzersizleri yaptık, hareketleri üstün körü çalıştık. Çünkü yarın bi iki öğretmenin önünde sergileyecekmişiz.

Benim partnerim şişmancana bi kız. Ve benden kısa. Ve bu yüzden de hareketlerin bazılarını yapmakta zorluk çekiyor. Çok ateşli hareketler de var. Sürtünmeli hareket çok :) Ama provalar böyle giderse ben de çıkarım. Çünkü dans etmeyi bilen bir kişi var, o da koreografiyi hazırlayan. Biz de ayak uydurmaya çalışıyoruz. Dansın ateşli olmasından dolayı okul yönetiminden de onay alamayabiliriz.

Aslında bi etkinliğin içinde yer almak istiyordum ama bu dans mı olmalıydı, başka bir şey mi bilemiyorum. Neyse olmadı başka bişeye girerim. Aslında bu konularda rahat değilimdir ben. Ama bakalım neler olacak. Latin vücudumu millete göstermeliyim dimi?

***

Ha bide bugün Dil ve Anlatım dersinde ne olduğunu anlatayım.

Yakışlıklı olmayan ama karizmatik bi Dil ve Anlatım öğretmenim var okulda. Ve adam öteki öğretmenlerin aksine slim kıyafetler giyiyor. Bugün de pantolonun önünde bi kabarıklık vardı. Kendimi zor tuttum üstüne atlamamak için. Çok tatlıydı lan.

1 Kasım 2011 Salı

Kahve güzeldir.



Bayramda İstanbul'a gidememin içimde bıraktığı burukluk geçmedi. Nasıl geçsin ki? Neyse bu konulara girip canımı sıkmayacağım daha fazla. Gidemiyorsam gidemiyorum, dünyanın sonu değil ya! Elbet üniversitede İstanbul'da okuyup anasını ağlatıcam ortamın. 

Dönemin ilk yazılılarını olduk; kimya, biyoloji. Benim için yazılı demek uykusuz geceler, birbiri ardına dolan kahve kupaları demek. Sınav dönemi kafein manyağı oluyorum. Ve sınav döneminden sonra kahve içmiyorum. Bi süreden sonra midemi bulandırmaya başlıyor çünkü. Aslında ben filtre kahve severim ama makinam olmadığı için neskafeyle idare ediyorum, yapacak bişey yok. Türk kahvesine bayılırım ama. Bi kaç gece ders çalıştım ve şu yandaki gibi masanın üstüne yığıldım.

Ben bu aralar yine hayal kurmaya başladım. Hayalperestim lan ben, başka bişey değil. Saçma sapan, gerçekleşmesini istediğim bi kaç hayal kurdum. Aslında hayal kurmak bende yeni olan bi alışkanlık değil, kendimi bildiğimden beri çok sık hayal kurarım. Kimisi gerçekleşir, çoğu gerçekleşmez.

Bu yaz gidemediğim Eskişehir'e önümüzdeki yaz gitmeyi umuyorum. Sadece Eskişehir de değil, Ankara'ya da. Belki o civarlarda bir başka şehre de ek olarak gidilebilir. Trenle düşünüyorum bu seyahati. Eskişehir'de bi kaç gün ucuz otelde kaldıktan sonra, Ankara'ya geçmece. Orda da kalırım bi kaç gün sonra da İstanbul'a dönüş. Çok güzel olur kanımca. Keşke gitar çalmayı falan bilsem.  Hem bu vesileyle ÖSS stresini atarım. 

işte böyle gezmek istiyorum
Ama asıl büyük plan üniversiteye gittikten sonra gerçekleşmek üzere bekliyor aklımın bi köşesinde. Fransa, Almanya, İrlanda. Gezmek istediğim ülkeler. İrlanda'ya Ps: I Love You'u izledikten sonra aşık oldum. Almanya da çok çekici geliyor bana. Fransa'yı ise neden istediğimi bilmiyorum. Ama şarap ve Edith Piaf olabilir nedeni. Erkekleri tabii ki de ilgi alanım.

İnterrail diye bişey varmış. Yani bundan bayağıdır haberim var da adını bilmiyordum. Çok ucuza tren bileti alıp onunla gezebiliyomuşsun. Bu bileti istersen tüm ülkeler için alabiliyormuşsun da. Yani tanıştığım bi çocuk 700 liraya 1 aylık bilet almış ve Roma'dan Hollanda'ya kadar gezmiş şerefsiz. Ben de üniversiteye başlayınca, bi işe girip çalışacağım için para biriktirip Fransa'ya gidebilirim İnterrail'le. Almanya'ya gitmek daha kolay benim için. Almanya'da akrabalarım olduğu için kendimi davet ettirtebilirim. İrlanda'ya da bi şekilde hallederim. Her sene bi ülke dolaşsam ne güzel olur.