30 Ağustos 2011 Salı

ÖZLEDİM, ANACIM!

Naber canlar ciğerler?
İşte benim internetim yok.
Sigaraya başladım galiba.
Taksim çok güzel.
Telefonumda TEĞLEĞM yok.
Hayat bana güzel galiba.
Bayramlık ciciler aldım kendime ama bi kot gömlek bulamadım. Buldum da annem aldırtmadı, 80 lira vermek istemedi.
İstiklal'deki The Beatles Cafe çok hoş lan, bi gün toplaşıp gitsek ya.
Bi de ayrılalı kaç gün oldu ama burayı çok özledim.
Bayramınızı DOUBLE kutlarım.
Kimse bana harçlık vermiyor nedenkine?
Eşşek kadar oldum diye mi acaba?
Neyse hadiben kaçtım.
Annemin arkadaşına bana internetinin kapılarını açtığı için minnettârım.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Evden çok otobüslerde oturuyorum.

Dersaneye giderken, dersaneden gelirken, okula giderken, okuldan gelirken....
Ve bugün yine bir otobüs yolculuğu yapıcam. Saat 16:30'da İstanbul'a doğru yol alıyorum Sarı'yla  birlikte. Sarı'ya dün çok uyuz oldum, öyle böyle değil!!!
Neyse işte 9 günlük tatilim az sonra girecceğim deneme sınavından sonra resmen başlıyo olcak. 
Ya param kalmadı ama İstanbul'a peynir helvasıyla bi kaç kutu lokum getirmem gerek. Ne lanet şet.
Ha bi de İstanbul'daki evimde internet kesikmiş annem ödememiş kardeşim ders çalışmıyo diye, yani internete giremeyebilirim. 
Geçmiş kandiliniz mübarek olsun.
Bütün sapların sevgilisi olsun, dudaklar boş kalmasın. 
En kısa zamanda görüşmek üzere.
Ha derseniz ki bişey sormak istiyom, ben anlatıyım sen cevap vermesen de olur, dertleşelim, konuşalım, tanışalım...he işte o zaman yapılması gereken tek şey: iminthebed@gmail.com bi mail herşeyi halleder. Bir de twitterdan da mention atabilirsiniz: @iminthebedd


XOXO

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Ağlıyorum.

Ağlamanın güzel şöy olduğunu bilir, onu söylerim.
Ama gözleri bozuk musluk gibi dolaşan tipleri sevmem. İnsan yanlızken ağlamalı ya da kendini en rahat hissettiği kişinin yanında.
Bir de fonda Ortaçgil şarkıları birbiri ardına sıralanıyorsa, senden rahatı olamaz o sırada. 
En büyük ihtiyaçlarımızın başında gelmez mi ağlamak?
Bir kış günü buhulanmış camdan bakardan hiç ağladın mı sen?
Ya da şehirler arası otobüste?
Evet ben şehirler arası otobüste ağladım.
İstanbul'un yoğunluğu içinde tek olmak insana koymuyor ama küçük bi yerde tek olmak cidden koyuyor.
Dostum dediklerime bile anlatamadığım şeyler var.
Ya da bana "o karı şöyle sikilir, yok böyle sikilir, verceksin ağzına, çat çat çat" muhabbeti yapan erkek arkadaşlarıma, "aynısını bi erkekle yaptım, çok mutluyum" neden diyemiyorum?
Guns N' Roses'in Don't Cry şarkısını her dinlediğimin gözümün nemlenmesinin nedeni 'ben, sen, o, biz, siz, onlar..' değil de şu kahrolasıca iki kelimelik şarkı mı tek başına?
Hayatı dolu dolu yaşayan insanları her gördüğümde hayranlıktan aşık olmamın nedeni nedir ki?
Ya da hoşlandığım birinin benden hoşlanmasını öğrendiğimde ondan soğumaya başlamam?
Değer verdiğim insanların değersizliklerini görmek de acıtıyor canımı.
Teoman'ın müziği bıraktığı gibi bırakmak istiyorum bu dünyayı. 
Öbür dünya beni korkutmuyor. 
Bilmediğim bişeyden nasıl korkarım ki?
Bi mendil yetiyorsa gözyaşlarını silmene, durumun o kadar da kötü değil.
Ya benim gibi iki tane bile yetmiyorsa?
Üç tane yetmeyen de var mıdır?
O zaman bi yüzümü yıkayıp mutlu olmaya çalışayım.

23 Ağustos 2011 Salı

Üzüldüm ama daha çok sevdim



İki gündür gece 2'de yatıp sabah kalkıyorum. 5 saatlik falan uykuyla duruyorum. Böyle devam etmek istiyorum. 5 saatlik uykuyla tüm günü geçirmeye alışmalıyım. Güzel oluyo. Pek bişey kaçırmıyorum. Ders çalışabiliyorum, internette takılabiliyorum, blog yazaviliyorum, müzik dinleyip hayaller kurabiliyorum.

Bugün yine klasik günlerden biriydi. Sabahın köründe kalkıp ne giysem diye düşündükten sonra en uyumsuz şeyleri geçirip üstüme gittim dersaneye. Sabahtan 6 ders çok ağır geliyor be abi! Galiba 5. dersti, Türkçeydi dersimiz. Ve benim "şizofren" diye nitelendirdiğim hoca başladı derse. Ben çantamdan bieşyler aldıktan sonra önüme dönerken Kızıl'la göz göze geldik. Sanki biraz daha yakın olasak ve arkada Edith çalsa dudaklarıma yumulcak gibiydi. Sonra ben önüme döndüm.

Şizofren geçen dersin sonunda tıp kazanan bi öğrencisini getirmişti sınıfa. Kıza söyletmeyi unutmuş bir şey söyletmeyi, SON SENE SEVGİLİ YAPMAYIN. En az 5000 kişi geride bırakıyormuş falan filan. Tam o sırada Sarı'yla bakıştık ve güldük. O sevgilisi olsun istiyor, benim de malum Kızıl'ım var.

Neyse öğle arasına çıktık ve Sarı bana Kıvırcık'a Kızıl'ı söyleyip söylemeyeceğimi sordu. Boşver süpriz yaparız dedim. Kıvırcık İstanbul'a gelebilirmiş bayramda onu da söyledi. Bende "Gelsin artık hayallerim kalmadı ki" dedim, tepki vermedi.  Belki de anlamadı. Neyse yemek yemeğe gittik. Öğleden sonra yine yoktu Kızıl sınıfta. Merak ettim. Belki bu akşam bi adım atıp Face'ten "naber?" yazarım.

Öğleden sonra ilk ders fizikti ama bizim sınıfın çoğu rehberlik servisindeydik, rehberlik sevisi de bizim sınıtla yanyana. (Galiba artık fizikçime de bi lakap takma vakti, Adını "Köfte" koydum.) Köfte de girdi rehberlik sevisine. Biraz gırgır şamata topladı hemizi sınıfa.  Başladı yine konuşmaya. Derse geçmeden önce aramızda bi diyalog geçti.



Köfte: Patrick, izledin mi filmi?
Ben: Yok, çok ödev vardı, izleyemedim.
 -Ben senin yerinde olsam uyumaz izlerdim. +Uyumuyorum zaten    
Sonra sınıfın önünden coğrafyazı geçti. Coğrafyacı da bu sene yeni geldi dersaneye. (adını Hanzo koydum) Köfte bu durumdan memnun değildi. Ön sıralarda  oturanlarla Köfte arasında Hanzo'nun adıyla ilgili bi konuşma oldu. Tam anlayamadım. Hanzo galiba doğulu. Küçümsemiyorum, doğulu veya KÜRT çok arkadaşım oldu. Ve Köfte merak ettiğim o şeyi ağzından söyledi, tek yaşamıyormuş hatta Hanzo'yla beraber yaşıyormuş. Bu durumdan hiç memnun değil gibi. Çünkü kendi müzik zevkinden bahsetti ve Hanzo'nun onları dinlemediğini falan söyledi. Yanlış duymadıysam zorunlu olsama Hanzo'nun yüzüne bakmayacağını bile söyledi.

Konu ordan oraya gitti. Yaşadığımız yerin sosyal yerlerinin yetersiz olduğunu söyledi. Akşamları bi kafede oturup çay içtiğini söyledi, sinek kovucu spreylerin işe yaramadığını söyledi. Askerde karşılaştığı bişeyi anlattı. Kendinden bahsediyordu ve ben de onun gözlerinin içine bakarak dinliyordum. Çünkü adam tam benim hayran olacağım tipte.

Kendi ukalalığının farkında olduğundan bahsetti, konuşurken babasının kanser olduğunu, kardeşinin de bi rahatsızlığı olduğunu söyledi. Günde  3 paket sigara içiyormuş ve karısı 5 sene önce ölmüş. Bence büyük bi aşktı onlarınki. Sonra rock müzikten bahsetti. Tahtaya hepsini yakından takip ettiğim idol rock gruplarını yazdı.  Bi ara durdu ve derse başlamaya karar verdi ama ben samimiyetten kaynaklanan özgüvenle "hocam, biraz daha devam etsek ya?" dedim ve kabul etti. Devam etti. İnsanların şımarıklılığından bahsetti. Eski dersanelerinde çalıştığı bi öğretmenden bahsetti. Adam Cahit Berkay'ın yakın arkadaşı ve Nez'in de öğretmeniymiş. Ve adamın karısını kaybettikten sonra pek bişeyi umursamadığını anlattı bize.

O adamdan öğrenmiş Beatles'ı. Derken tahtaya iki de film adı yazdı. Biri bana söylediği "Across the Universe" diğeri de "Cesaretin var mı aşka?" Ve Edith Piaf'ı da konduru verdi tahtaya, sonra da Luis Armstrong. Adama daha da bağlandım. Bu dersaneye gelmeden önce çalıştığı dersanenin küçük bi yerde ve ilçede hiç bi şeyin olmadığını söyledi. Ve kendisi haftada bir ya da iki kez film gösterimi yapıyormuş.

Dediklerinden anladığım kadarıyla blog da tutuyor. "Hocam, blog adresinizi verir misiniz?" dediğimde, facebookta yazdığını söyledi. Dersaneden çıkarken öğretmenlerinin fotoğraflarının olduğu panodan soyadını bulup eve geldiğim gibi arkadaşlık isteği yolladım. Bu adamdan öğrenilecek çok şey var gibime geliyor.
Arkadaşlık isteğimi kabul ederse face'ten selam vermeyi filmlerden konu açarak samimi olmayı planlıyorum. Ben bu adama hayran oldum. Böyle kaç tane adam var ki?


22 Ağustos 2011 Pazartesi

Sevdiğim Adamlar - Umut EKER

Evet bir yazı dizisine daha başlıyorum. Bu sefer sevdiğim adamları paylaşacağım. Yakışıklı Avı yaptık ve pek yakışıklı bulamadık malum, o yüzden tipinden hoşlandığın, işini takdir ettiğim insanları paylaşırım ben de. İlk konuğumuz Umut Eker.

Kimdir bu Umut EKER? Modacı, model, harika dövmeleri olan bir adam. Benim için.

Aslında benim Umut Eker'i keşfetmen arkadaşlarla oturmak için gittiğim kafede elime geçen bi gazetede bulduğum röportajla başladı. Zamanını hatırlamıyorum. 1yılı geçmiştir heralde. Hayran kalmıştım bu adama. Çok güzel ve birbirinden harika dövmeleri var.

Harika bir vücudu var. Okuduğum röportajda "yaşlanınca torunlarıma sarkık bir vücur bırakmak istemiyorum" gibisin de bir şey demişdi galiba.

Bu adam da aradığım her şey var gibi görünüyor; boy, pos, endam, moda anlayışı, müzik zevki, eğlenmeyi bilen.

Bir de karısı var bu adamın onun adı da Simay, o da modacı. Rastalı harika upuzun saçı var. Umut Eker onun için "çingene" tabirini kullanıyor twitterdan takip ettiğim kadarıyla. İkisi birbirine o kadar çok yakışıyor ki, Tanrı sanki onları birbiri için yaratmış.

U. EKER'in bir de markası var, "VIII" diye. Galata'da dolaşırken çok geçtim önünden ama hep kapalıydı. Açık olsa da içine gireceğimi pek zannetmiyorum. Çok güzel cüzdan ve kemerleri var. Belki bir gün onlardan birine sahip olabilirim. Ne kadar deriyi sevmesem de deri onun eserlerinde bir başka görünüyor gözüme.

Ayrıca styling de yapıyor bu adam. Emre Altuğ'un son klibindeki imajı Sayın Eker'in ellerinden çıkmış.

Umut Eker'le röportaj yapmak isterdim ama bu yazının linkini ona yollayacağım.


Bu da kendilerinin son yaptırdığı ve benim ağzımın salyalarını akıtarak bakktığım son dövmesi. Çok beğendim, ben de istiyorum.

Ve son olarak bir sitede bulduğum kısa bir Umut Eker röportajıyla bitiriyorum.


Kim? Umut Eker

Ne? Tasarımcı, stil danışmanı ve model
Ne Yapar? Dövme yaptırır, hiç durmadan fikir üretir, tasarım yapar
Nerede? Her yerde
Nasıl? Zekice ve kolayca
Umut Eker kim ki ?
1983 yılında İstanbul Bakırköy doğum evinde dünyaya geldi. Çocukluğu oldukça eğlenceli geçti, okul yıllarında aile baskıları sonucu bir bankada staj yapmaya başlamıştı ve sonunun bir bankacı olmaya gittiğini farkettiğinde her şeyi bırakıp güneye kaçtı. Tatil gibi başlayan macera kısa bir süre sonra onun yaşam alanı olmuştu. Yaklaşık 8 ay gibi bir süre güneyde kaldı. Dövmeye olan tutkusunu tetikleyen bu dönem sonrasında İstanbul’a geri döndü ve Beyoğlu Diesel’de işe başladı. Kısa bir süre sonra da birçok markadan modellik teklifleri almaya başladı. O dönemde modellik artık onun ikinci işi oldu. Sonrasında mağaza müdürlüğü ve kreatif direktörlüğe kadar yükseldi. 2002 yılında Diesel’den ayrılıp birkaç arkadaşıyla bir street fashion marka kurdu. Oldukça hızlı büyüdüler ve yurt dışında birçok ülkeye ihracat yaptılar. Fakat 1.5 yıl önce hisselerini devredip, dinlenme ve birçok şeyden uzaklaşma kararı aldı. Şimdilerde kendine ait bir markanın alt yapısını hazırlıyor.
Modellik aslında senin için bir hobi, asıl yaptığın fikir üretmek ve tasarlamak. Neleri tasarlamayı seviyorsun ?
Modaya dahil her şeyi. Kabul etmek gerekirse sadece erkekler için tasarlıyorum.
Neden bu kadar çok dövme ?
Bilmiyorum. Sanırım kontrol edilemeyen bir tutku.
Her yaptırdığın dövmenin bir anlamı ya da mesajı varmı ?
Vücudumdaki tüm dövmeleri hayatımın virajlarında yaptırdım tabii ki hepsinin kendine ait bir hikayesi var.
Türkiye’de erkek giyimini nasıl buluyorsun ve neler katmayı planlıyorsun ?
Bana kalırsa Türkiye’de erkek giyimi oldukça iyi bir yerde sadece erkeklerin biraz daha cesur olması gerekiyor. Erkeklerin cesaretsizliği ile birlikte en gerçek sorun ortaya çıkmış oluyor ve sokaklarda aynı şeyleri giyen bir erkek ordusu görüyoruz. Erkekler kesinlikle aksesuar ile kombinlerini zenginleştirmeliler. Benim erkeklere katmak istediğim tek şey cesaret ve özgürce modayı yaşayan erkelerle dolu caddeler ve sokaklar…
röportaj linki: http://www.okimki.com/umut-eker/

21 Ağustos 2011 Pazar

Nefes almak istiyorum

Dertlerimi unutmak, bi dağ evinde kurt sesleriyle uyuyup, kuş sesleriyle uyanmak istiyorum.
Bi golden retriever'ım olsun istiyorum, çimlerde yuvarlanacak. Eve girince bana terlik getirmesine gerek yok, terlik sevmem ben.
Aşık olmak istiyorum, sevgilimde deniz kenarında şarap içip, dudaklarımızın da şarabın yanında meze olmasını da istiyorum.
Belki bir gün çikolata denizine düşerim, kimse beni kurtaramaz.
Düşünsene John Lennon bana "gel benim oğlum ol" diyo?
Bi ev istiyorum, içinde sadece yatak, 2 kahve kupası, çaydanlık ve kahvesi olan. Bir de kapıcısı olsun, sabah bi gazeteyle ekmek bıraksın.
Yüzmek istiyorum ama küvette.
Ağlamak istiyorum ama gülerek.
Konuşurken nefes almak istiyorum. 
Tom FORD giymek istiyorum ama markaların bile indirim zamanlarını bekliyorum.
Habersiz çıkıp gelen bi arkadaş istiyorum, dertlerimi unutturacak.
Metroda öpüşmek istiyorum, ama makinist "burası seks metrosu değil!" derse naparım?
Bi filmin beni ağlatmasını istiyorum.
Paten istiyorum ben ya.
Sabaha kadar dans etmek, sabah sabah işkembe çorbası içmek istiyorum bol sarımsaklı.

Yaşarken ölmek istemiyorum.
Zaten yaşadığımın bi belirtisi yok ki. 
Belki de biraz daha dudak öplem lazım, doğru insanı öpmem için. 



Belki hepsi bir gün olur, neden olmasın? Evrene yolladım mesajımı, gelen kutuma "istekleriniz onaylanmıştır" diye cevap gelmesini bekliyorum dört gözle.


20 Ağustos 2011 Cumartesi

YAKIŞIKLI AVI - Part V

Bir "Yakışıklı Avı" programıyla daha karşınızdayız ama bu son programımız olacak.


Selam İngiliz amca, ne tatlısın sen öyle.  Biraz olgunlaşınca böyle sevgili istiyorum.

Fransızlar, sanki Tanrı'nın özel eseri. Tatlılığa bak. Ay bi de Sünger Bob yastığı var. Garson, bundan bi tane paket yap bana!

Kıvırcığım benim. Bırak saçlarında dalgalanıyım senin. OYŞ! Çok tatlı. Burnu da çok güzel. Bununla oruç açılmaz da neyle açılır?

Ahan da bi tatlı çocuk daha. Bundan da paket yap, garson.

Evde güneş gözlüğü takan sıtayla. Derdin ne senin amca? amcamız meme kanseri kontrolü yapıyor. Benim tümörüm olsa hayatta senin adını koymam, amca.

İngiliz asilliği var çocukta. Bu çocuğun gözleri çok güzeldi ama böyle yakalayabilmişim görüntüyü. SORRY! Tamam sarışın sevmem ama bu çocuk için yapamayacağım yoktur.

Ve işte karşımızda son yakışıklımız:

Kaşındaki piercing'in olayım diyemicem. Aslında yakışıklıya benziyo ama bilemedim şimdi. Ama burnu, dudakları çok hoş.

Programımıza katkılarından dolayı herkese teşekkür ederiz. Siz izleyiciler olmasaydınız olmazdı. 

19 Ağustos 2011 Cuma

Kızım, sen niye bana aşık olursun ki?


Çarşamki günkü yazımda şöyle bir şey yazmıştım:
Kıvırcık'la galiba arkadaşlık/dostluk'tan öteye gidemicez. Ama olsun sınıfta bi kız var, beğendim yani. Ama yok aşk meşk yok. Bu ne lan illaki gönlümde ateşler mi kopması gerekiyor, biraz rahatlıyım.
He işte bugün ne oldu dersiniz?

Sabah Sarı'nın yanına gittiğimde "sana sonra bişey söylücem ama sakın Kıvırcık'ın yanında sorma ne diye" dedi. Akşama msnden konuşuruz falan dedi işte. Akşama msnden konuşuruz kimsenin yanında bişey deme bana dedi. Ben de bütün gün meraktan çatlar gibi oldum, bütün gün. Dersaneden sonra Sarı'yla yürüdük biraz işte başka arkadaşlarla buluşmak için, o arada da anlattırdım olayı.

Dün akşam Sarı bir akrabasına kalmaya gitmiş, benim şu yukarıda bahsettiğim kızda akrabasının arkadaşıymış. (kızın adında Kızıl diyelim.) Sarı, sarının akrabası ve Kızıl konuşmaya başlamışlar falan filan işte. Kızların komuşması ne olur? Tabii ki ya sevdikleri, ya hoşlandıkları ya da dedikodu. Neyse işte Kızıl bi anda itiraf etmeye başlamış. "Ben Patrick'ten çok hoşlanıyorum. Yeni değil, hazirandaki hızlandırmalardan beri. Elleri çok güzel. Saçlarını eliyle düzeltmesi harika. Saçları beni benden alıyo...." diye sonra Sarı da vermiş gazı."O aramızdaki en iyidir, birine zarar verecek en son kişi...." falan diye övmüş beni.

Ne yapsam hiç bilmiyorum. Kıza kanım ısındı, Kıvırcık'a karşı o eski yoğun duygularım yok. Dün dersaneden sonra ben, Sarı, Kızıl yürümüştük yine işte. Bana bakmıyor falan. Hatta ne olmuş dersiniz? Ben otobüse biniyorum o da yol üzerinden biniyor. Arada bi kaç kere aynı otobüsle denk geldik. Ben biraz geç biniyomuşum diye benim olduğum otobüse binmek için bekliyomuş falan. Geçen gün de bu otobüse binince ben de yan koltuktan çantamı aldım, oturması için yer açtım. Kibar adamımdır sonuçta. O bundan çok etkilenmiş."Hiç konuşmasak da çok güzeldi" demiş. Aman Tanrım!

Bu kızlar çok mu saf? Neden başkasına anlatçaklarını bildiği halde birbirlerini kimden hoşlandığını söylerler? Ben fizikçiyi ayartmaya çalışırken başkasını ağıma düşürmüşüm bile. Ne diyim? Hayırlısı neyse o olsun.

Ha bi de Sarı'ya ben de geçen gün yazmıştım bloguma falan dedim yine. Bana on saat trip yaptı, neden blog adresimi vermiyom diye. Öyle işte, götüm kalktı yine birazcık. Yok yok çok kalktı.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Sevgili fizik öğretmenim



Dersaneye bu sene yeni fizik öğretmeni geldi, adam 35 yaşlarında, "bekar", tatlı biri. Galiba tek de yaşıyor. Oyş tam benlik. Biraz göbekli falan böyle. Kolunda da dövmesi var, ne olduğunu sınıfça anlamadığımız.

Adam bi de bana bi ilgili anlatamam. Adımı sordu geçen gün, Patrick dedim. Her gördüğü yerde bana sesleniyo böyle, çok hoşuma gidiyo. Bi de bugün ben John Lennon'lı tişörtümü giydim, dersten çıkarken "O John Lennan mı?" dedi, onayladım. Beatles sohbeti açtı. Ama aramıza soru sormak isteyen inek bi öğrenci girdi. Bana gülerek gitti. Bana Beatles'ı konu alan bi film söyledi anlamadım adını ama olsun, Gugıl amca ne güne duruyo? Adam bidılsçı beyler! Bi de fizik testi çözmeye başlasam, soru sorma bahanesiyle adama yavşasam böyle hafiften hafiften oyş ne güzel olur! 7/24 onda kalırım, fizik çalışırız beraber. 

Neyse işte kendi çapımda fantezi kurdum. Olmaz öyle şey, adama yavşamam, o yavşarsa da bilemem. Ayıp, günah :P

Bi de bayramda istanbula gitsem mi, gitmesem mi karar veremedim ben ya. Daha yeni geldim. Alışveriş için gidicem sonuçta istanbula. Anneme söyliyim de o gelsin, kot gömlek alsın bana 2 tane de kot pantolon. Ya da bilmiyorum ne yapsam. @sss'le de buluşabiliriz istanbulda, kanka olduk biz. 

Kıvırcık'la yürüdük bugün biraz dersaneden sonra onun otobüsüne biraz zaman vardı. Çok mutlu hissediyorum kendimi onun yanında, bi de salak salak davranmasam süper olacak ama onun da hareketlerinin çoğu salakça olduğundan sorun yok. Neyse öptüm şekerler. 

17 Ağustos 2011 Çarşamba

O değil de beni kahve fincanımdan ayıranı döverim.


Hayat akıp gidiyor işte. Sabah 8 - akşam 5,30 masai saatlerim. Tabii ben işini iş yerinde bırakanlardan değilim, eve getiriyorum ister istemez. O kitaplar bu sene beni kambur edecek. Zaten 1-2 senedir düzelttim yürüyüşümü, yine bozulacak. Korkuyorum 5 senellik emektar çantam ya yırtılırsa?

***

3-4 gün önce OKS'e girdiğim kalemimi buldum. Aslında o kalemi 7. sınıfın sonlarına doğru almıştım. O kalemden dersanedeki matematik öğretmenimde vardı ve çok boktan görünüyordu gözüme, kalitesiz. Sonradan öğrendim ki kaliteli kalemmiş. Hemen almıştım kendime. Kendileri ROTRİNG olur. Tabii şu fotoğraftaki gibi yeni değil, üstündeki baskılar silinmiş. Çok mutlu oldum kalememi bulduğuma. Çünkü artık bu kalemlerden bulamıyorum hiç bi yerde. Anısı var sonuçta, OKS'e girmiştim. 9. sınıfta kaybetmiştim yani ben öyle düşünüyodum. Neyse artık yoluma devam ediyorum çok sevdiğim kalemimle.






***

Anne ben Jacob'ı gördüm. Gerçeğini değil tabii ki, rüya da değil. Dün sabah otobüsle dersaneye giderken durağın tekinde bi çocuk bindi. Şu fotoğraftaki gibi siyah dar bi tişörtü vardı, kasları doldurmuştu tişörtün içini, o kadar seksiydi ki anlatamam. Aslında Jacob'ı sevmem, ben Edwardçı'yım.  Alacakaranlık'ın sadece ilk iki filmini izledim.

Fena film değil aslında ama ne bileyim, pek beğenmedim. Ne yapayım ben Edward'ı benim olmadıkça?









***

Kıvırcık'la galiba arkadaşlık/dostluk'tan öteye gidemicez. Ama olsun sınıfta bi kız var, beğendim yani. Ama yok aşk meşk yok. Bu ne lan illaki gönlümde ateşler mi kopması gerekiyor, biraz rahatlıyım.

***

Sarı, benim blog'uma takmış durumda. İyi bok yedim de söyledim onlara blog yazdığımı. "Vallaha kimseye bişey söylemem..." diyo ama yok veremem adresi. Kendimi riske atamam. Geçen gece blog yazdığımı söylediğimden yanında Kıvırcık olduğu için ısrar etmemiş. Biliyo çünkü Kıvırcık'ı sevdiğimi, onunla ilgili şeyler yazdığımı düşünmüş, öyle dedi bugün.

***

Dün gece saar 2,30'a kadar oturdum. Ne mi yaptım o saate kadar? Matematikçimiz 4 test verdi, toplam 80 soru, onları çözmeye başladım akşam 10'dan sonra. Bi büyük fincan da sert bi kahve içtim. 32 soru çözebilmişim matematikten. Sonra da uykum dağıldı. 3 test kimya, 4 test de biyoloji çözdüm. Çok ineğim, öyle böyle değil.

***

Dün Panda bana mesaj attı dersanedeyken, sabah. Derste olduğum için mesajı sonradan gördüm. Sonra aradı beni, ben de kapadım hocaya çaktırmadan telefonu. Sonra mesaj attım "yüzün yok dimi?" gibilerinden. Yok seni istiyorum, yok seninle sevgili olmak istiyorum, yok seni içimde istiyorum. Saçmalama, dedikçe saçmaladı. Dün akşam msn'de değildi, olsaydı da ne değişirdi bilmiyorum.

***

Hani bana yavşayıp da kuzenine yönlendirdiğim çocuk var ya, işte kuzeniyle öpüşmeye başlamışlar. Çocuk kibarlaşmış biraz falan filan. Mutlu oldum.

16 Ağustos 2011 Salı

Bye bye, honey!


Bir matematik öğretmeni düşün, adı Hakan ve aynı Elvis. Enine ve boyuna uzun esmer bi adam. Sesi de çok güzel bu matematik öğretmeninin ve MAT-1 derslerime başladı dersanede. Çok ağır ders anlatışı var insanı uyutuyor ders anlatırken. Ben de onun derslerinde uyuyup Elvis'le başka dünyada uyanıyorum.

Bugün Elvis'in ölüm yıl dönümü. Ne acı değil mi? Aslında değil. Ölenlere üzülmem ki ben. Hele ölen kişi bi efsaneyse üzülmek için hiç sebep yok demektir. Geride bıraktıkları onu yaşatıyor nasıl olsa. Ama yeni şeyler gelmiyor o da ayrı mesele. 

Gelelim Elvis'le tanışmama. Aslında sesini çok sık duyduğum bi isimdi annemden. Çocukken odasında Elvis posterleri asılıymış, ona aşıkmış  falan filan. Ama bana daha hiç Elvis dinlemek nasip olmamıştı. Michael Jackson'ın ölümünden sonra aklıma nedense birden Elvis geldi ve Elvis dinlemeye başladım amaçsızca. Başladım tek tek şarkılarını indirmeye. 

Tanrım, o ne güzel bi sestir. İşte o günden beri aşığım bu adama. Bir çok yerde fotoğrafını kullandım. Bunların en başı da açtığım bi facebook hesabıydı. Ekleyen abaza tipler doğum tarihime bakmadan beni fotoğraftaki sanıyolardı. Ben de "hayır, o ben değil Elvis Presley" demekle geçirdim uzunca bir süreyi.Daha sonra msn adresimde kullanmaya başladım. Derken şimdi de neden burda da Elvis'i kullanmıyorum diye düşündüm bugün kendi kendime. 

Sonuç olarak seviyorum bu adamı tamam mı? Keşke az yeseydi de ölmeseydi, azcık daha şarkı yapsaydı, kulaklarımın pasını silseydi.

Atlas Pasaj'ında dolaşırken bi poster görmüştüm çok hoşuma gitti. Bi poker masasında Marilyn Monroe, James Dean ve Elvis. 3 harika isim aynı karede. Çok büyüleyicidi. Keşke alsaydım. Evet evet, yandaki fotoğrafta gördüğünüz. 

James Dean'e hayranlığım karizmasından kaynaklanıyor, daha hiç filmini izlemedim :( Marilyn'e zaten hayran olmayan yoktur.

Kısacası, Elvis candır. 




Elvis'i sevdiğim şarkı.

Elvis'ten kopamayacığımı anladığım şarkı:

Hadi öptüm bal dudaklarından.


YAKIŞIKLI AVI - Part IV

Can sıkıntısından patlayan ben, yeni bir "yakışıklı avı" postuyla buradayım.


Hadiyin başlayalım.
Sanki Türk gibi ama evden dolayı kararsızım. Tatlı mı, değil mi bilemedim.

Bazıları kirpi saç sever ama ben değil.

"Dövmeli amcalar" katogerisinden yırtıyor.

Çok çocuk, olmadı.

Çok Karadenizli, "kime baktın hemşerim? o_O" diyo sanki.

Alacakaranlık'ın yan etkileri olsa gerek, çok Edvırt.

Ne varsa toprağımda var. Aççan böğrünü, yakçan cigaranı, alcan kamerayı araba yağlarının karşısına oh mis. En güzeli. Hep destek, tam destek.


*Galiba bu post'a hiç yakışıklı denk gelmemiş. Olsun, öteki (son) Yakışıklı Avı postunda görüşmek üzere.
il üç yazının linkleri: birinci, ikinci, bu da üçüncü.

14 Ağustos 2011 Pazar

Yeni doğmuş bebek gibiyim.

Yeni doğmuş bebek gibi olmamın nedeni dün olan doğum günümle alakası yok. Bugün biraz huzurlu gibiyim. Yeni doğan bebekler huzurlumu olur onu bilemem ama. Neyse gelelim neden yeni doğmuş bebek gibi olduğuma.

Evde tadilat olduğu için ve benim dolabımın içinde küçük kuzenimin kıyafetleri gasp ettiği için hala bavulda duruyor. Dersaneye giderken ne giysem diye daldırıyorum elimi bavula ve çıkan renk MAVİ, bidaha daldırıyorum yine MAVİ. Sanki yeni doğmuşum da cinsiyetim belli olsun diye annemler bana hep mavi şeyler almış gibi.

Annemler değil, ben aldım. Son alışverişe çıkınca aldıklarımın içinde muhakkak mavi şeyler var. Ne oluyoz ya? Gömleklerimin çoğu mavili. Böyle işte. Oysa ben eskiden sadece siyah giyinirdim. (anne, ben gotik oldum!). Cidden 8.-9. sınıf zamanlarında bi gotiktim bi gotiktim anlatamam. Dünya öyle gotikilik görmedi. Donlarım bile siyahtı.

Bu sezon (bu sezon hangi sezon bilmiyorum ama ) benim rengim mavi ve tonları. Ya sizinki?

13 Ağustos 2011 Cumartesi

En güzel pasta benimkiydi. HIH!


Nabersiniz genşler? Partiden yeni geldim yahu pek bi mutlu mesudum. Doğum günü organizasyonlarının çoğunda olduğu gibi benimkinde de büyük görev kızlardaydı. Kızlar dediysem üç kişi; Kıvırcık, Sarı ve Saf. Sarı ve Saf dün gece Kıvırcıkta kaldı. Bu gece de Kıvırcık Sarı'da kalcakmış falan benim doğum günüm olduğu için. Kıvırcık köyde oturuyo ve akşam 10'dan sonra otobüs yok köylerine. Akşam 6 gibi Facebook'ta dolanırken alttan ekran açıldı. Kıvırcık "huhuu bil bakalım ben nerdeyim?" diyo. "Sarı'lardasın" dedim. "Evet, o akşam dışarı çıkıyoz" dedi. Ben de tamam dedim. Kaçta falan dedim 9,30'da her zamanki yerde.

Duşa girmeden önce giyeceklerimi hazırlaldım, üzüledim. Duşa girdim sonra iftar vakti yemek yedim. 9,15'te de çıktım. Her zamanki yere gittim. Yine en erken bendim yani. Kıvırcık aradı beni "Nerdesin Patrick?", "Kapalının önündeyim." "Tamam geliyorum." dedi ve kapadı telefonu. Ben de o gelene kadar bizim üst dönemden bi çocukla karşılaşmıştım onunla sohbet ediyordum.

Sonra karşıdan gelen Kıvırcık'la Kundura'yı gördüm. (kundura da yakın erkek arkadaşlarımdan.) Neyse beni herzaman gittiğimiz kafeye gtürcekler diye beklerken. Dışarıya masa atılmış bi pastaneye götürdüler. 3-4 kişilik bi orkestra da vardı ramazan nedeniyle. Oturdum ben işte, herkesi öptüm. (Sarı, Saf, Uzun(kız) ve Arı(erkek)) Oturdum sohbet ederken birden orkestra hareketlendi. "İyi iyi ki doğdun..." falan diye girince ben kendime diye sevindim. Hemen havalara girdim falan. Ama bana değil, arkamdaki masayamış. Arkadaşlarda alkışlamaya başladı. Sonra hepimiz gülme krizi geçirdik.

Sonra benim pastam geldi, adamlar bizim masaya geldi. Şarkı söylediler. Ben mumları üfledim. Pasta gitti, dilinlenip geri geldi. Kolalar söylendi. Eğlendik sohbet falan derken bana hediyemi verdiler. Defacto'dan polo tişört almışlar. Sonra Kundura bana "kusura bakma, ramazan dolayısıyla her yer kapalı" dedi. "Ben de oteldi güzel bi suit ayarlamışındır diye düşünmüştüm" dedim ve Sarı hemen oooğğğ yeğğğ ayık olun falan filan diye atıldı. Ne de olsa feministtir kendileri.

Neyse uzunun otobüsü 11'demiş. Kalktık masadan, hesabı ödediler. Sonra bi iki tur atıp Uzun'u orobüse bıraktık. Yolun üstündeki duraktan Saf''la ben bindim otobüse. Ötekiler de gitti. Bi de bugün Nil'in son single'ını defalarca dinledim. D&R'dan almıştım istanbuldayken 1 liraya. Bi de internetim gidip durduğundan spider solaitere oynamak zorunda kaldım.

Bi de benim pastam bu sene içindeki en güzel pastaydı. Doğum günüm de güzeldi. Az kişiydik ama özdü.
Şimdi Sarı mesaj attı "Ee naber goğum günü çocuğu son dakikan bunlar" diye mesaj atımş, "Ha blog yazıyom,bu günü anlatıyom" dedim. Okumak istediğini söyledi. "No, no, no!" dedim. Okutur muyum hiç burayı?

Çok uykum geldi, iyi geceler.
XOXO Patrick.

Bugün benim doğum günüm.

Selams genşler. Bugün benim doğum günüm. 17'ime yeni giriyorum anlıcağınız. (94'lüyüm) Bütün gün ince battaniyem üstüme, çişim idar kesemde, çapaklarım gözümde, kahvem elimde olaacaak şekilde yatmak istiyorum.

Bütün sene doğum günü partileri içi didindiğim arkadaşlarım bana bu akşam bi şey hazırlamazlarsa çok kırılırım. Ben her doğum günümü istanbulda, teyzemlerle, amcamlarla falan kutlarım böyle olmadı. Neyse ben yatığıma gömüleyim bari. Bir de doğum günlerinin klasik şarkısını unutmak olmaz.
 Bugün benim doğum günüm, hem hem yastayım bir bar taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım...

Aslında bu doğum günümde sarhoş olmak o kadar çok isterdim ki ama Ramazan, her yer kapalı. Neyse  baybay canlarım.

11 Ağustos 2011 Perşembe

ÖSYM, GÖTÜMÜ YE! ZAAAAAA!


Nabersiniz? Özledim buraları ya. Kopan netim yüzünden 2 dakikadan fazla duramıyodum. Gördüm ki yazan fazla kişi de kalmamış. Bu akşam internetim gitmedi hayret. Aman kimse duymasın, nazar falan değer.

Bugün dersanedeki 3. günümü de geçirdim. Sabahtan 6 ders var ve isteyen öğretmen öğleden sonraya da ders koyabiliyor. Ama sadece bugün 2 dersimiz oldu öğleden sonra. Sınıfta hiç sevmedeğim bi insan var ve ben ondan cidden nefret ediyorum öyle böyle değil. Bu arada netim kotu az önce. Ttnet'in dedikodusunu yapmaya da gelmiyo.

Dün Domuz çağırdı beni, gittim ona. Oturduk bana makarna yaptı, kahve de yaptı. Sohbet falan ettik. Bi de dedemlerin evinde tadilat var ve her yer her yerde. Daha çamaşırlarımı yerleştiremedim. Çünkü yerleştirecek bi dolabım yok şuan. Galiba bayramdan sonra düzene gircek ev. 3 haftam daha var anlaşılan. Dersanedeki rehberlikçiyle bugün ders çalışma programı yaptık. Her gün 80 soru + konu tekrarı. İşim zor. Bu evde nasıl yaparım bilmiyorum. Dersler bittikten sonra dersanede kalıp çalışırım büyük ihtimalle.

Öyle işte çok ekstra bişey yok. Kıvırcık'ımla bütün gün beraberim ama hala emin değilim ona açılıp açılmamak konusunda. Onca hayalim varken hepsi tek tek yıkıldı. Kendimi bir kez daha üzemem. En azından seneye o moralle başlayamam. Bilmiyorum ne olcağını zaman gösterecek.

Başım ağrıdan çatlıyor. Her sabah 7'de kalkmak çok yoruyo insanı. Hiç internete giresim yok. Zaten dakika başı kopuyor zaten net. 2-3 günde bir girip blog okumak, yazmak istiyorum. Facebook'umu da kapamayı düşünüyorum. Görüşmek üzere.

Bi de bugün yağmur yağdı ya ne güzel oldu. Özlemişim yağmur kokusunu.  Bir de ne yapıyoruz? Bana mail atmayı unutmuyoruz. iminthebed@gmail.com

Süt içip bütün gün uyumak istiyorum.

YAKIŞIKLI AVI - Part III

Selam genşler ve daima genş kalanlar. İşte bi "YAKIŞIKLI AVI" programıyla daha karşınızdayız.
önce şarkımız:

şimdi ise erkeklerimiz:



Boşalma evresinde olan erkeğimiz güzel bi göt görüp son zeki almak istiyor tabii onun da hakkı.

Çok tatlı ya. O gözlük falan filan öf anam öf. Ama ne yazık ki sarışın.

Daha önceden konuştuğum İngiltere'deki bi Türk çocuğa çok benziyor.

Raga Oktay gibi.

Ne güzel göt dimi?

paris bear, oy anam oy

Sarışınım benim, seni kıtlarım yerim.

9 Ağustos 2011 Salı

SİNİRLERİME HAKİM OLAMIYORUM

FUCK YOU, TTNET! Dakikada bir internetim kopuyor. Anlamadım sorun modemde mi, yoksa başka şeyde mi? Müşteri hizmetlerini arıyorum. Yok "İşleminiz gerçekleşmemektedir!" diyip telefonu yüzüme kapatıyor. Neler oluyor? Biri bana bunu açıklasın, sinir krizine girdim resmen iki akşamda. Mail'e cevap vercem, yok olmuyo internet kopuyo. Bişey yazcam olmuyo. Delirmek üzereyim.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Hoş buldum, efenim.


Ayyy bi gün giremedim internete nasıl da özlemişim buraları, anlatamam. Şimdi size otobüste başımdan geçen olayları anlatayım mı? Hadi anlatayım bari.

Pazar sabah 6'da kalktım. Evde herkes uyuyo. Sanki evde aşiretçe yaşıyoz. Duşa girdim, tıraş oldum. Abi iki saatte tıraş olamadım. Tabii kolay değil bi aylık sakalı kesmek. Amk. yok kes kes bitmiyo. En sonunda bitti. Duşumu da aldımm. 1 saatte çıktım banyodan. Ne yapsam ne etsem diye düşündüm bi saat açtım sonra laptopu iki mail blog okıyım dedim. Ama chrome'da il açılan sayfam gmail olduğundan maillerime bakıyım dedim. Normalde hemen kapar, bloggerı açarım. Ahanda benim "bana mail atın." çağrıma kulak veren biri. Ne mutlu oldum anlatamam. Ben de attım ona mail. Öyle işte.

Sonra 9da kaldırdım bizimkileri. "Hey millet, ben gidiyorum diye." Babam balkonda uyuyodu hemen fırladı çekyattan. Annem kalktı beni o bırakçakmış otogara. Önce metroyla gidicek diye çıktık yola. Ama benim gelirken hafif olan bavullarım dönüşte bi ağırlaşmış anlatamam. 2 bavul, bi laptop çantası, koca bi  ayakkabılarımın olduğu poşet. AMAN TANRIM!!!

Neyse atladık taksiye. Bu zenginleri anlamıyorum ben. Paranla rezil olmak gibisi yok. Taksi kokusundan oldum olası nefret etmişimdir. Midemi bulandırıyor. Toplu taşımalarım gibisi yok. Otogarda kahvaltı ettik annemle. Kahvaltı dediğim de yarım simit ve bi bardak bayat çay. Kendime bi türlü termos bardak bulamadım. Starbucks'takilere paraya kıyamıyorum. Yanımda kahve, çay falan taşımak istiyorum.

Otobüse girince yol arkadaşımın 10-11 yaşlarında bi velet olduğunu gördüm. Ağlamak istiyorum. Neden ya neden? Neden yanıma tatlı bi çocuk oturmaz? Sohbet etmesek de olur. Bütün yol onu kessem yeter. Bi kere ya, bi kere. Evren, duy beni. Mesajıma cevap ver.

Yolda gazete okudum falan. Sonra bi güzel uyumuşum. Uyandığımda mole yerine gelmiştik. Orda tost yedim falan. Sonra geçtim yine otobüse. Mağlum otobüsü tekrardan kaçırmak istemiyorum. Devam etti yol. Vapurda ise çok yakışıklı birini kestim o kadar. Bi de çok güzel alamancı kız vardı. Yerim onları.

Eve geldim, uyumuşum çekyatta. Uyandırıldığımda saat 19:50'di. 5 dakikada giyindim saçımı düzelttim hemen çıktım. Arkadaşlarla buluştuk, iftar yaptık, ordan da fasıla gittik. Masa masa dolaşan çalgı ekibinden zurnacının  zurnanın ucundan damlayan salyaları benim kolumu yıkadı resmen. Midem bulandı yeağ.

Bugün de sabahın köründe kalktım hazırlandım dersaneye sınava gittim. Sınavtan sonra arkadaşlarla oturduk. Sonra Dizüstü Edebiyat'ın son kitabını aldım. Eve geldim. Yine uyumuşum.

Yemek falan yedim, modemi kurmakla kurmamak arasında kalıp kurdum. Yazacak bişey bulamadım. Öyle işte. Hadi öptüm. Çok yorgunum. Uykum yok.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Naber?

Buraya yazmak istediğim bi "İstanbul'a Veda" yazısı var ama yazacak halim yok. Kötüyüm, yorgunum, yazasım da yok.

Dedemlerde internetim kesik olabilir tam bilmiyorum o yüzden gidince de yazamıcam büyük ihtimalle. Biraz yokum buralarda.

Yarın Kıvırcık'ımla ve sınıf arkadaşımla iftar yapçaz.

Sonunda kendime bi bandana alabilrdim. Ama nerde takacağımı bilmiyorum. Yeni ayakkabım da oldu.

Canınnız sıkılırsa bana mail atın istediğiniz bi konuda sonra ben de onları cevaplarım. Falan. Atın lan iki satır yazsanız parmağınız kopmaz ya? iminthebed@gmail.com

Öptüm hepinizi.

işte bu kapı, işte bu da sapı:

5 Ağustos 2011 Cuma

Sevgili İstanbul, EBENİN AMI!



Nabersiniz ya? Ben çok yorgunum. Sabah 9'da çıktığım evime akşam 7'de gelmiş bulunmaktayım. Yuh lan napmışım o kadar saat?

Sabah kuzenimle doktora gittik. Salağın M-R sonucu daha çıkmamış. Pazartesi yine gidecek ama ben olmucam yanında. İstanbul'da da olmucam gerçi. Onunla doktora gitmek benim için bi bahabeydi. Asıl heyecanlandıran beni hastaneden sonra buluşacağım insandı.

Onunla okullar açıldığından beri konuşuyoruz msnden. Yüzlerimizi çok az gördük ve bu bende bugün bi şok etkisi yarattı neyse oraya gelcem. Kamerada saatlerce soyunuk duruyoduk karşılıklı tabii ben fırsat buldukça. Biraz kameradaki çocukdan bahsedeyim; benim boylarımda, kumral, kaslı, caz dinleyen, tek yaşayan, reklamcı. Her İstanbul'a gelişimde buluşmak için sözleştik ama ya ben ya da o uygun olmadı.

Neyse bu gelişimde de bi iki kere buluşçaktık. Birinde onun toplantısı oldu, birinde de benim uygun olmadı. Neyse işte bugün buluştuk. Ben atladım Bahçelievler'den metrobüse, ordan Mecidiyeköy, ordan da metroyla Osmanbey. Beni Osmanbey durağından alcaktı. Biraz bekledim gelmesini. 10 dakika kadar. Sonra msndeki fotoğrafındaki gözlüğünü gördüm karşı tarafımdan geliyodu.

Boyu benden kısamış. Kumral da değil. SARIŞIN! İmdat, şarışın çocuk. En sevmediğim insan modeli. Ama yapacak bişey yok, tatlı biri. Bi ara vücut çalışmış olcak ki biraz yapılı. 10 dakika kadar evine yürüdük. Yolda sohbet ediyoruz falan. Evine girdik, ayakkabılarımızı çıkardık. Salona girdiğimde gözlerim döndü. Tanrım, ben nereye geldim? Beni bıraksalar orda başka bişey istemem. O ne lan. Bir sürü DVD var. Rahat 300 tane vardı. Hepsi orijinal ha. Korsan falan değil. Hatta dediğine göre DVD'lerinin 2/3'ünü arkadaşlarına dağıtmış bu evine geçince.

-DİKKAT: bundan sonrası oruç bozdurabilir. Orucunun bozulmasını istemiyorsun az aşağı inip devam et.-


X-man takıldı onu izledik biraz. Sonra beni üstüne aldı. Uzandım üstüne beraber izlemeye başladık filmi. (üstteki ben, alttaki o). Sonra göbeğimi okşamaya başladı. Ben onun bacağını okşadım falan filan cilveleştik bi güzel. Ben film izliyomuş gibi yaparken, biden olan oldu ve onun üstüne çıktım.





Biraz öpüştük. OYŞ. O ne güzel bi dudaktır. Yumuşacık, pamuk şeker gibi. Yiyiştik bi güzel. Benim tişörtümü çıkardı, bende etkiye tepki olarak onunkini. Yoksa hiç düşünceli biri değilimdir. Sonra dedi ki "kalk yatağa geçelim yoksa burda belin ağırcak". Önden gitti o. Giderken kıvrak hareketlerle de pantolonunu indirdi aşağı. Ben de odaya girdiğim de ikinci bi şok. Tek kişilik evde, iki kişilik yatak. Demek ki adam deli yatıyor. Ben de pantolonumu çıkardım karşısında . Bu sefer de o şaşırdı. Boxerlarımız aynı desen. ASASAsDASAFAGSA.
Neyse boxerımla girdim yatağa, onda da slip vardı. Yapıştık yine dudaklarımıza. İşte seksimizi yaptık. Fışkırttık aynı anda üstlerimze. Sonra mendille temizledik falan. Ben duşa girdim. Girdim suyu ayarladım, hop elektrik kesildi. Soğuk suyla duş almak zorunda kaldım. Sonra giydim donumu ayağıma, tişörtümü de üstüme. Geçtim salona. Film arıyodu izlemek için. En sonunda KILL BILL'i taktı. Ben saati sordum "bir" dedi. "Kalkıyım o zaman ben" dedim, dur ben de duşumu alıyım çıkarsın dedi. O duşunu alırken ben de pantolonumla mavili, kırmızılı, siyahlı çorabımı giydim. Çıktık evden. Bana yolu tarif etti o başka bi yere gitti.

-oruç bozdurucu etkisi bitmiştir.-



Nişantaşında turladım. Vitrinlere, kokoş insanlar, yakışıklı adamlara baktım. Metroyla Taksim'e geçtim. Simit sarayında kahvaltı yaptım. Bi simit ve bi çaya 5,25 tl para bayıldım. Ordan Galata'ya gittim. Orturdum kitap okumak için. Çok güneş vardı ben de kırmızı güneş gözlüğümü taktım. Öyle okudum kitabımı. Canım öyle bişey istiyo ki anlatamam. Ne mi? Sigara. Gittim bakkaldan aldım bi paket  kısa L&M., bir de kibrit. İçmeye başladım. Çok hoş oldu, çok mutlu oldum. Tüttüre tüttüre okudum kitabımı. kalktım ordan İstiklal'e gittim yine. Bulduğum her ara sokağa girdim. Elimde de sigaram. Çok cool oldum. Birbirine karışmış uzuamış saçlarım, kırmızı gözlüğüm, beyaz geniş yaka tişörtüm ve çantamla benden cool olan yoktur. Demirören'in sol tarafındaki sokağa girdim ne var ne yok diye.

Salak çocuk demez mi bana "sen o kırmızı gözlüğü nerden aldın?" ben de dedim "heryerde satılıyo". "Ben bulamıyomi bulsam alcam kendime de" falan filan zırvaladı bi ton. "Nerede oturuyosun, Cihangir'de mi?" diye sorduğunda da bi güldüm anlatamam. Ve hemen uzaklaştım ordan. Ne Cihangir'i varoş bi semtte oturuyorum işte.

Dolandım durdum deli danalar gibi. Girmediğim ara sokak, bakmadığım yakışıklı kalmadığına emin olduğumda gittim otobüs durağına. Ama canım hiç eve gitmek istemiyor. Ben de dolanırken Taksim Gezi Parkı'na gitmişim. Bi güzel yermiş. Püfür püfür esiyor, şerefsizim. Oturdum dinlendim. Bi iyi geldi orası bana. Uyuyabilirdim bile o derece.

Ordan kalktım bi büfeden suyla çakmak aldım, kibritle olmuyor. Otobüs durağına gittiğimde otobüsün kalkmasına biraz daha vakit varmış. Attım kendimi yine İstiklal'e. Dolaştım. Çektim sigaramı ciğerime. Ve yine otobüs durağına gittim. Baktım paketimde 5 tane sigara kalmış. Koydum cebime. Bindim otobüse. Otobüste bi midem bulandı anlatamam. Soğuk soğuk terlemeye başladım. Hafif titredim. Bi kötü oldum. Eve gelinceye kadar zor dayandım.

Eve gelirken bi popkek yedim, bi de sosisli. Şu "sosisli" denen şeyi çok seviyorum. Bizim Hakan abi de çok güzel yapıyor, namussuz. Kalan sigarayı attım bulduğum bi çöpe. Çakmağı da çantaya sakladım. Hatırası var. Eve geldiğimde 13 yaşındaki kız kardeşim bezelyeyle pirinç pilavı yapmış. Bezelyenin biraz suyu fazla olmuş, pilav da kıtır kıtır olmuş. Ama tadları güzel. Yemek yedim. İki saattir bunu yazıyorum, yorgunluktan ölmek üzereyim. Belki uyurum birazdan.

4 Ağustos 2011 Perşembe

YAKIŞIKLI AVI - Part II


Sırdaki 7 erkeğimiz kendilerini göstermek için sabırsızlanıyor. O zaman onlara "MERHABA!" diyelim.
önceki erkeklerimiz için click bura.
Ay ay ay tatlılığa bak. Gözleri de pek bi güzel. Esmer de. Of Tanrım, ben niye hala yatağımda tek başıma yatıyorum?

Bence Alman. LOL İngiliz edası da var. Bilemicem. Ama tatlı çocuk.

Amcada tam kaptan gibi. Kaldırmış yelkenlerri tam gaz devam. Bi de önünü görebilse...

Uykusuz kalmış EDVARD. Aslında tatlı bi çocuk değil. Fransız olması kurtarıyor. (Y)

Çok tatlı ama bu. Sabahtan akşama, beşikten mezara. Büyük gözlüğü de var. Yüzünü göreydik iyidi ama malesef. Benim gibi cool takılmayı seviyo. Ama o bamya ne?

OYŞ OYŞ OYŞ tatlılığa gel. Çok tatlı allahıma kitabıma. Sanki canlı yayınımıza banyodan katılıyo gibi bi hali var. Ama çok tatlı lan. Benimle sevgili olur musun?












Bi Fransız abimizle veda ediyoruz. Profilden pek beğenemedim. Önden görsek belki daha iyidir.

Bu akşamkiler bu kadardı. Ötekilerde görüşmek üzere. Takipte kalın. 

Sabahtan akşama kadar bana çello çal. Ya da sen yorulma, ben öğrenip sana çalarım



Geçen sene okullar kapandıktan 1 ya da 2 hafta sonra olması lazım galiba. Çok sıcak, evde bunalıyorum. İnternetim bozuk. Gezmek istiyorum ama nereye gideceğimi bilmiyorum. Atıyorum kendimi tramvay'a. Eminönü'nde iniyorum. Çocukluğumdan beri Eminönü benim için büyüleyici bi güzelliğe sahip. Ama yapacak bişey yok ki orada da. Denizin eşsiz kokusuyla karışık balık ekmek kokusunu çekiyorum ciğerime alabildiği kadar. Yaklaşık bir senedir bu kokuya hasret kaldığımı anlıyorum. Ve dolaşmaya başlıyorum. Benim İstanbul'u gezmeye başlamam bu andan itibaren oluyor.

Karşıda bir kule, Galata Kulesi. Şimdiye kadar hiç gitmedim oraya. Daha önce Eminönüne de tek gitmedim ki hiç. Sonra bi köprüden geçiyorum. Galata Köprüsü'ymüş. İstanbulluyum sözde. Ama hayatımda ilk defa geçiyorum Galata'ya. Karaköy'de dalıyorum bi yerlere. Demirciler falan var. Çok otantik bi ortam. Çok seviyorum. Bi yarı çıplak adama "Abi, Galata Kulesi'ne nasıl gidebilirim?" diyorum ve bana yolu tarif ediyor.

O da ne? Daha iki gün önce televizyonda gördüğüm "Bankalar Caddesi"ndeyim. Ve o hayran gözlerle baktığım o merdiven de orda. Hemen merdivenden çıkıyorum. Düm düz ilerliyorum ve kulaklarımın pasını silen bi ses geliyor. Sese doğru gidiyorum, gisiyorum. O da ne? İlk defa Galata Kulesi'ne gidiyorum ve önünde de harika bi konser.

2 kadın, 2 adam çello çalıyor. Siyahlar içindeler. Hemen kendime bi sandalye bulup oturuyorum. İster istemez şarkılara eşlik ediyorum. Çünkü çaldıklarından çoğu Apocalyptica, Metallica... ve severek dinlediğim bir kaç yabancı müzik daha. Çok terlediğimi farkediyorum ve yanımdaki kadından mendil rica ediyorum, veriyor. Terimi siliyorum.

Tanrım, ne kadar yakışıklı adamlar yaratıyorsun! Sahnenin en sağında oturan adam. Çok tatlı. Yerim onu çatır çutur. Esmer, hafif sakallı. Çok güzel söylüyor. Yeni şarkıya başlamadan önce "Next song...." diyerek kalbimi eritiyor ister istemez şerefsiz. Devam ettikleri sürece onu izliyorum. Ama o bana bir kere bile bakmıyor. Baksa da göremez.

Grubun adını bilmiyorum. Ama hala o harika adm aklıma geldiğine göre... Bak nasıl da aklıma geldi yine. Bi ara kendimi tutamayıp adamın eline telefon numaramı sıkıştırmak geldi. Ya da Serdar Ortaç hayranları gibi tişörtümü parçalayabilirdim.

Yapmadım, kibar kibar oturdum, izledim konserimi, sonra da hop eve.

Bundan sonraki hafta da Taksim'e gittim. Ve o güne kadar yaşamadığımı anladım. Ne güzel bi yerdir. Kalabalıkta bi an başım döndü.

O gün bugün her fırsat bulduğumda yeni yerlere gitmeyi severim.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Bana niyet, kuzenine kısmet


İstanbul'a geldiğimde internetten tanıştığım bi çocuk vardı. Bana yakın bi semmte oturan 180 boyunda kalıplı esmer bi genç olur kendileri. Ama aklı biraz az gibi geldi bana. Bununla bi gün bi avm'nin otoparkında buluştuk bunun arabasının içinde. Çok azgındı sözde arkadaş. Ama arabada bişey yapamadık. AVM'nin içine girdik. MSN'de konuştuğumuz da ben bişeyler denerim kendime, sen de bana kabinde arkadan yaklaşırsın dedi. Ben o hayalle gördüğüm her mağazaya giriyorum. Ama öküz işte. Elinde bi telefon çat çat çat mesajlaşıyo hiç kıyafet bakmıyo kendine.

Derken tuvalete girdik. Sadece bi kabin doluydu ve biz pisuarda işemeye başladık, ben bunun götüne elledim eşofmanın üstünden birden içeri temizlik görevlisi girmiş ben görmedim. Adama yakalanmışız. Atladık arabasına azcık turladık ve ben indim bi yerde. Eve gittim.

Sonra msn'den konuşmalar devam etti. Cam'de azıyorduk karşılıklı arada sırada. Bi gün bana evde kuzeninin olduğunu ve yakışıklı olduğunu, sadece şortla gezdiğini söyledi. Kendini siktirmeye hazırdı bizimki. Bana kuzeninin fotoğraflarını attı. Tesbih kolyesi, dikik saçları ve köşe başlarında fotoğrafları olan klasik bir apaçiydi çocuk.

Hiç tipim değil ama kırılmasın diye yakışıklı çocuk dedim. Bunu da bi güzel gaza getirdim. Git şortunla, geç önüne, götünü sürttür ona... Falan filan diye. Gören de savaşa gönderiyom sancak. Azdırdım çocuğu gönderdim.

Tabi merak ettim akşama kadar sesi soluğu çıkmadı. Bi ara girdi msn'e sikmiş çocuk onu. Bayağı mutlu bizimki. Kamera açtı, ağzı kulaklarında. Bana açılmış göt deliğini gösteriyor. Bana neyse?! Hava atmaya çalışmıyo aslında paylaşmak istiyo duygularını ama ben hoşlanmıyorum bana anlatmasından.

Bunlar böyle hergün 3-4 kere sikişiyolarmış. Kuzeni gay değilmiş ama ergen olduğu her halinden belli. Göt bulmuş kaçırır mı? Tam o kafada biri yani. Öpüşmüyolarmış. Sadece çocuk onu sikip bırakıyomuş. Ne kadar iğrenç insanlar var. Yani bizimki onun orospusu oldu.

Bu durumdan rahatsız oluyomuş. Bi de çocuk bunun üst katında oturduğu için her fırsatı değerlendiriyomuş. Hiç olmadı sakso çektiriyomuş. Biraz da bizimki buna yüz verdi.

Sonra bu götünü ona siktirmeye başladığından beri beni siklememeye başladı. Önceden bana yakışıklı derdi, şimdi o dediklerini unutmuş gibi.
Bi anda beğenmemeye başladı. Ama nasıl sikiştiklerini her fırsatta anlatıyor. Ben de tersliyorum bunu. Napıyım? Canımı sıkıyo. Belki de kıskanıyorumdur. Olabilir. Çünkü bu çocukla ben birlikte olacaktım.Evet, evet, kıskandım. Kabul ediyorum.

***
Bugün Ramazan'ın 3. günü ve ben oruç tutmuyorum. Tüm inananların oruçları kabul olsun.

***
Geçen gün seviştiğim kişi bana aşık olduğunu söyledi.
"olma" dedim.

***
Kıvırcık'ımı pek düşünmüyorum bu aralar.